Reklam
Metin Külünk

Yeni Anayasanın ruhu

Türkiye seksen yılın ardından, ilk kez kendine özgün bir anayasa yapma imkanına sahip oldu. 1921 ve kısmen 1924 anayasaları ile yaşadığımız coğrafyaya/medeniyete özgün bir anayasa yapma imkanı darbelerin gölgesi altında kayboldu. Batı medeniyetinin artığı hatta geride bıraktığı pek çok niteliği sahiplenen 19. Yüzyıl esaslı anayasaları 20. Yüzyılda uygulama gafletine düştük. Kendimizi dar bir elbiseye sığdırmaya çalışırken, bu toprağın aklını, düşünce dünyasını, ufkunu ve sosyal yapısını esir ettiğimizin farkına varamadık. Yaptığımız anayasaların esiri olduk. Bu anayasalar aslında, Türkiye’yi dünyaya kapatmaya hayal eden bir aklın yansımasından başka bir şey değildi. Kendi elimizle koskoca bir medeniyeti boğmak istedik. Binlerce yıldır dünyaya açık bu coğrafyayı içine kapatmak gibi bir medeniyetsizleşmeyi seçmiş ve bu topraklarda yaşayan halklara dayatmayı tercih etmiş bir akılla bugüne kadar geldik! Geldiğimiz nokta itibariyle 21. Yüzyıla devam etmek mümkün değildir. Öyle ki bu durum artık bir varoluşsal durum halini almıştır. Soru şudur Türkiye 21. Yüzyılda belirleyen mi yoksa belirlenen bir ülke mi olacaktır? Türkiye, üzerinde bulunduğu medeniyet havzasının mı bir temsilcisi yoksa “tek dişi kalmış” bir medeniyetin klonu mu olacaktır? Türkiye, 21. Yüzyılda mazlum milletlerin vicdanının sesi mi yoksa herhangi bir devletten bir devlet mi olacaktır? Türkiye biz kez daha mazlum milletlerin yüzünü döneceği ülke mi olacak?

Asırlar var ki üzerinde yaşadığımız bu topraklar İslam coğrafyasının ve dahi diğer çevre milletlerin zor zamanlarında yüzünü döndüğü, yardım talep ettiği bir coğrafya ola gelmiştir. 1071 yılında Alparslan komutasında Anadolu’nun İslamlaşması ama çoğulcu kimliğini koruması ile birlikte, birçok din dil, ırk ve millet için bir barış adası ve iklimi oluşturmuştur. O nedenledir ki Açeh’te Portekiz zulmüne maruz kalan Müslüman ahali de, İspanya’da Latin şiddetinden kaçan Yahudiler de Osmanlı’dan yardım görmüşlerdir. Nerede bir mazlum var ise Osmanlı gücü oranında oraya elini uzatmış, onun yanında olmayı hak telakki etmiştir. Bu topraklar, bir milyarlık İslam aleminin güç merkezidir. Buradaki güçte bir azalış, tüm coğrafyayı tesirine alır, güçsüz düşürür. Nasıl ki vücudun direnç gücü düşerde her türlü hastalık kolayca bedene sirayet eder, Türkiye’de nüksedecek bir menfi durum, tüm coğrafyayı baştan aşağı kavuracaktır. O nedenle Muhammed İkbal, “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardı. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı; senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğretti. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın; söyle, bana ne gibi bir hediye getirdin.’ Ben de, ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama renk de koku da vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim: bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır’ dedim.” Sözü ehemmiyetlidir. O nedenle ki, Balkan Savaşı sırasında, Hint Müslümanları, ellerinde avuçlarında ne varsa açılan sandıklara verme gayretine girişmiştir. O nedenledir ki Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç “İstanbul’un müdafaası Saraybosna’dan başlar” demiştir. Bu topraklar, tüm İslam coğrafyasının, insanlığın sığınılacak son adasıdır. O nedenledir ki Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan devrim ateşinde tüm yüzler bir kez daha Türkiye’ye dönmüştür. O nedenle ki sayın Başbakanımız Priştine’den Tunus’a kadar Türk bayraklarıyla ve coşkuyla karşılanmaktadır. Bu coğrafyanın insanları, yeni ve büyük bir dönüşümle karşı karşıya ve Türkiye’den gelecek bir işarete, oradan uzanacak yardım eline bakıyorlar. İşte Somali, Pakistan, Açeh bize bakıyor. Türkiye büyüdükçe, ekonomisi geliştikçe, dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara elini uzatıyor. Açıktır ki Türkiye, kaybettiği ruhunu yeniden keşfediyor. Türkiye millet olma şuurunu yeniden inşa ediyor. Hani Cemil Meriç diyor ya, “ Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdır.” Evet bu ülke bir kez daha şuurlanıyor, Asım’ın nesli diriliyor.

Türkiye bu fırsatı ilk kez 1920’de Birinci Meclis’in Kuruluşu ve 1921 Kanun-u Esasi’nin ilanı ile elde etmişti. O meclis ve anayasa bu topraklarda bir devletin, anka kuşu misali yeniden küllerinden doğuşu, yine mensup olduğu medeniyetin kalbi olarak şahlanışının ifadesi olacaktı. Ne var ki 1930’lardan itibaren giderek inkiraza uğratılmış ve nihayet 1961 ve 1982 anayasaları ile “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait” olduğu ifadesi yalnızca meclis duvarına asılı bir tabela olarak yerini almış, millet iradesi “devletin yetkili organları” aracılığıyla mahkum edilmiştir. Halbuki İsmet Özel’in ifade ettiği gibi “Biz bu dünya üzerinde bir millet olarak kalmayı başarabildiysek bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Birinci Meclisin bilhassa gücüne, iradi gücüne borçluyuz.” O iradeyi oluşturan “güçlü” milletvekili tablosu ise yine oluşturulan psikolojik harekatlar ile toplum tarafından dışlanan, hor görülen bir kimliğe dönüştürülmek istenmiştir. İşte yıllar içinde TBMM’nin bu iradi gücü törpülenerek, gerilettirilmiş, önüne başata Anayasa Mahkemesi ve MGK benzeri kurumlar engel olarak konulmuş, ülke yönetimi bir avuç azınlık ile bürokratik oligarşiye teslim edilmiştir.  Nihayetinde son on yılda iktidarının gücü yalnızca milletten alan AK Parti iktidarlarının, millet egemenliğini yeniden tesis etmesi sonucu artık bu akıl mahkeme koridorlarında, hukuk önünde hesap veriyor. 90 yıl sonra TBMM’nin güçlü iradesi bir kez daha hakim kılınıyor. Ekonomide, kültürde ve sosyal yaşamda birbiri ardına yakalanan gelişim ve ilerleme süreci ile Türkiye’nin imkan ve kabiliyetlerini azami derece yükseltmesi, bu coğrafyanın üzerinde oturduğu medeniyetin de birinci sınıf olmasının yolunu açmaktadır. O halde Türkiye’nin yapacağı yeni anayasa da, anayasalardan bir anayasa olmayıp, çevre coğrafyasına ışık olacak, bu medeniyetin köklerinden beslenmiş, özgün bir metin olmalıdır. Nasıl ki Amerikan anayasası bir dönem tüm dünya uluslarına örnek olmuş, nasıl ki bugün Kanada, Güney Afrika veya AİHS örnek alınıyorsa, Türkiye’nin Yeni Anayasası’da Cebelitarık’tan Babül Mendep’e kadar bir medeniyet havzasının pusulası olmalıdır. Adeta bu coğrafyanın diriliş manifestosu olmalıdır yeni anayasamız. Nasıl ki İstiklal Marşımız, Milli Mücadele’nin ruhunu ifade etmektedir, onun ruhunu 21. Yüzyıla taşıyacak bir metni elbirliği ile hazırlamalıyız. Bunun için fazla uzağa gitmeye gerek yok! Peygamberimiz (SAV)’in Veda Hutbesinde işaret ettiği “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.” Hususu temel parametreyi oluşturmaktadır. Dikkatinizi çekerim bu sözler söylendiğinde ortada ne Magna Carta var, ne Aydınlanma ne Rönesans, ne Fransız devriminin “eşitlik, kardeşlik ve özgürlük” sloganı ne de milyonlarca insanın ölümü ardından yazılmış İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi. Eğer bu topraklarda Avrupa’da olduğu gibi yüzyıl savaşları yaşanmamış, birçok dil din ve ırk asırlar boyunca birlikte yaşama kabiliyeti göstermişse, İslam’ın kapsayıcı yapısı önemli rol oynamaktadır. Goethe, “ya örs olacaksın ya çekiç” derken, bu toprakların sözcüleri “Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları tek bir insan kanını akıtmaya dahi değmez” diyor. Ne var ki bu topraklar 100 yıldır, kan, gözyaşı ve yoksulluğa mahkum edildi. Azınlığın hukuku, çoğunluğa galebe çaldı. Bize ceylanla aslanı kucaklayan Hacı Bektaş-ı Veli unutturulmak istendi, Horasan medreselerinin çağlara ışık olan, barış diyen, sevgi diyen, kardeşlik diyen, kalp diyen, insan diyen seslerini unuttuk. Ama bu topraklarda yıllarca kendi insanından dahi şikayetçi olan, onu Ankara’nın sokaklarına girmekten men eden bir akıl onlarca yıl hüküm sürdü! Halkı hasolar hüsolar diye küçümsediler. Çok partili hayatı, artık TBMM’ye de hasolar hüsolar dolacak diyerek küçümseyip, milli egemenlik anlayışlarının dar, bürokratik bir azınlığın yönetimi olarak gördüklerini kendi dilleriyle ikrar ettiler. Toplumsal sözleşme, milletin ortak varlık anlayışını ifade eden 1921 anayasasını önce 1924’le budadılar, 1961 Anayasası ile de kökünden söküp koparttılar. Aslından kökünden sökülen bu milletin, bu coğrafya ile olan irtibatıydı! Bu milleti köksüz bırakmak uğruna, kendi egemenliklerinin devamında ısrar ettiler. Ne var ki Bediüzzaman gibi “ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşamam” diyen bir ruhun sönmesine de engel olamadılar. Evet, bu toprakların insanları her türlü, fikri, ilmi, siyasi ve kişisel esaret altında yaşamayı bin yıldır kendine zul addetmiştir.

Hani diyor ya İstiklal Marşı şairi;

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Bunlar afaki söylenmiş sözler değil, bin yıllık bir kültürel, sosyal ve tarihi birikimin, maddi ve manevi mirasın üstüne söylenmiş sözlerdir. Ve bu sözlerde din, millet ve dil ayrımı bulunmaz, bu topraklar üstünde varolan her insanın biricik varlığının oluşturduğu özgürlük ve hürriyet ruhu ifade edilir. Ama bu öyle bir ruhtur ki ancak “toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” Yani esas burada esas olan çokluk içinde bir olmaktır. Hani Nazım Hikmet diyor ya, “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe”  işte o misal bu topraklardaki mevcudiyetimiz, birlik esasından geçmektedir. Yeni Anayasa’nın ruhu da bu birliktelik esasını özümseyecek, milletine ayna olacak bir metin oluşturulmalıdır. Bu toprakların değerleriyle yoğrulmuş, diyojen’den, İbn-i Haldun’a, Yunus Emre’den Ahmed-i Hani’ye, İdris’-i Bitlisi’den Said-i Nursi’ye kadar geniş bir ruh dünyasının kavrayışını yeni anayasada hissetmeliyiz.

Nasıl ki insan yaşadığı toplumsan sıyrılırsa yabancılaşır, yapılacak yeni anayasanın ruhu da bu topraklara yabancı olmamalıdır. Hayat damarları bu toprakların ürettiği medeniyet algısının özünden beslenmelidir. Bu topraklar ki hem Meryem’e hem Yedi Uyuyanlara, hem İspanya’dan göçen Yahudilere, hem Avrupa’dan sürülen Romanlara, Rus mezaliminden kaçan Kafkas halklarına, binlerce yıl huzur içinde birlikte huzur içinde yaşayan Ermenilere, Araplara, Kürtlere vatan olmuştur. Her biri ebrunun farklı bir rengini oluşturarak bir özen tablosunu meydana getirmişlerdir. Bu toplulukların hakları, hukukları, ırzları ve namusları, metal medeniyetin soğuk ruhu sirayet edene kadar emin sıfatının tecellisi neticesinde bir ve beraber olarak yaşamış, Çanakkale’de göğsünü birlikte siper etmiştir. O halde bu ruhu yeniden hatırlamak zorundayız. Büyük Alman filozofu, Prusya devletinin felsefi öncüsü Hegel ne diyor anayasa ile ilgili olarak? “Anayasa halkın, dolayısıyla ona ait devletin ruhunu ifade ve temsil etmektedir. Anayasa yurttaşların zihninde ve özgürlüğünde gerçekleşmektedir. Anayasa devletin varlığını ve bitimsiz yaşama sürecini de güvence altına almaktadır. Anayasa bir milletin ve onun devletinin sağ kalması için ülküleştirilmiş bir gerçeklik olarak gözükmektedir. Bunu ise yurttaşların politik duygusunda bulmaktadır.” Hegel’in sözünde italik olarak vurguladığım hususlar aslında bize net bir fotoğraf veriyor. İnsan için devlet, devletin ancak milletin varlığıyla bekasının sağlanması Anayasa’nın esasıdır. O yüzden sadece bugüne değil geleceğe de bakmalıdır anayasa. Kimi bilimsel analizlere göre bir anayasanın geçerlilik süresi yaklaşık 19 yıl, ama Amerikan veya İngiliz anayasaları gibi tarihe mal olmuş ve yön vermiş Anayasaların varlığı da bir hakikat. Bu ancak geleceği hedefleyen ve varolduğu toplumun kalbi ve fikri arka planını ifade eden bir zihni sürecin sonucudur. Milletimiz son on yılda kendi geleceğine sahip çıktığını pek çok kez bizlere tercihleriyle hissettirmiştir. Milletimiz artık daha fazla demokrasi daha fazla özgürlük ve daha fazla refahı talep ediyor. Kendisine unutturulmak istenen tarihi misyonunu, bu topraklarla olan derin ilintisini, coğrafya ile ilgili derin münasebetini bir kez daha hatırlıyor. Nasıl ki yüz yıl evvel bu topraklar, alternatif bir yaşam paradigmasının, vicdan temelli bir medeniyetin temsilcisi ise bugünde o misyonu ve vizyonu temsil etmek istiyor. “Mazlumlar için hiçbir yer yoksa Türkiye var” dedirtecek bir anayasayı birlikte oluşturmamız gerekiyor.

Açık ki artık bu millet çevresine karşı kayıtsız değildir. Pakistan, Açeh, Somali, Gazze, Suriye, Tunus, Libya, Kenya ve Haiti’ye kadar nerede bir mazlum ve muhtaç varsa artık onun yanında bulunmayı kendine görev bilmektedir. Yığın haline getirilmek, tek tipleştirilmek istenen milletimiz, üzerine örtülmek istenen toprağı silkerek uyanıyor.   Bu uyanışın manifestosu yeni anayasa olacaktır. Devletler içinde bir devletin değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, “Lider Ülke Türkiye”nin tarih sahnesinde bir kez daha rol alışının temelini yeni anayasamız oluşturacaktır. Hani Cemil Meriç diyor ya “Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek” diye işte öyle bir ruhu yakalamayı esas alan bir anayasa bu milletin özlemidir, beklentisidir.

Sonuç olarak çağrımız yeniden “insan” diyen bir anayasa’yadır. Mevlana’nın “gel ne olursan ol yine gel” diyen çağrısına zamanın ruhunu aşılayacak bir anayasa. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “Biyolojik bir vahdeti değil, Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesini” bu topraklardaki İslam harcını özümsemiş, Yunus’un dilinden konuşan, doğaya ve cümle mahlukata rahmet gözüyle bakan bir anayasa. Güneşin kuşatıcılığına sahip, ayırt etmeksizin herkesi ısıtan ve aydınlatan bir anayasa. Düşünceye ve inanca set çekmeyen bilakis özgürlük tanıyan, taşıdığı tarihin büyüklüğüne dayanan bir anayasa. Siyasal ve bürokratik elitlere değil toplumsal bir sözleşmeye dayanan milletimizi payidar edecek bir anayasa.  

Hani Tagor diyor ya;

Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke

Bir ülke ki insanları dimdik,

Dünya duvarlarla bölünmemiş,

Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,

Emek kemâle uzatır kollarını,

Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,

Ne olurdu Tanrım! Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!”

İşte Tagor’un özlemindeki ülkeyi kuracak bir anayasa ruhunu bu Gazi Meclis oluşturacaktır. Omuzlarımızdaki yük büyük. Milletimizin geleceği, bu coğrafyanın geleceği elimizde. Bu büyük yolculukta tek dayanağımız yine mileltimiz ve bu toprakların değerleri. Elbette diğer tecrübelerden faydalanacağız ama kendimize özgü, klon olmayan bir anayasayı yapmakta boynumuzun borcu. Hz. Peygamber’in eli nasıl ayrımcılığa karşı mühür olmuşsa, Fatih Sultan Mehmet’in fermanı nasıl asırlardan beri Bosna’da adaleti ve inanç hürriyetini ifade etmekteyse, nasıl ki Sultan Abdülmecid Beytüllahim’de adaletin terazisini hakkaniyetle tartıp, anahtar meselesini sulh’e dönüştürmüş ve bir asrı aşkın süredir bu tüm tarafların sadık kaldığı bir anlaşma olmuşsa, yeni Anayasamız da bu adalet terazisinin hassasiyetiyle inşa edilmelidir. Bunun için uzağa gitmeye gerek yok! Yukarıda da ifade edildiği gibi tarihimize ve bu toprakların özüne dönüp bakmak yeterli olacaktır. Yeni Anayasa’nın ruhu da oradadır.

Metin Külünk

İstanbul Milletvekili

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...