Reklam
Millet-i Sâdıka’dan günümüze Beykozlu Ermeniler

Millet-i Sâdıka’dan günümüze Beykozlu Ermeniler

Beykoz Güncel Haber, Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi’nin içine girdi, bilgiler aldı, Kilise Vakfı yöneticileri ile sohbetler etti.

Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, çok farklı bir mekâna ziyarete gittim! Önünden geçip durduğumuz, çoğumuzun bazen hiç fark etmediği, ya da fark etse de, yüksek duvarlarının arkasında farklı bir dünyaymışçasına önünden sessizce geçip gittiği Beykoz’un en eski yapılarından birinde, 1776 yılında inşa edilmiş olan Ermeni kilisesindeydim.  

Beykoz Güncel Haber olarak, Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi’nin içine girdim, bilgiler aldım, sohbetler ettim. Kilise Vakfı yöneticilerinin misafirperverliğinde, kilisenin bahçesinde, onlarla birlikte – söylemesi ayıp!- bayram şekerimi de, yemeğimi de yedim, üzerine bir de Türk kahvesi içtim! Beykoz’u ve geçmişini bir de onlardan dinleyelim istedim!

Ev sahiplerimiz olan Surp Nigoğayos Kilisesi Vakfı yöneticileri ile geçmişten günümüze Beykozlu Ermeniler, Azınlık Mallarının İadesi ile ilgili Kararname uyarınca kamuoyunda “80. Yıl Anıtı ve Şehitlik” olarak bilinen arazinin devri ve Beykozlu olmak üzerine uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

Belki de önünden her gün geçtiğiniz veya varlığından haberinizin dahi olmadığı bu tarihi kilisenin içini sizler için görüntüledim!

Onlar, “millet-i sâdıka” idi…

“Gamzedeyim deva bulmam” diyen bir Tatyos Efendi; Atatürk’ün kendisine ‘Şen’ soyadını verdiği ve “Al sazını sevdiceğim sen şen hevesinle” diyen bir Bimen Şen ya da asıl adıyla Bimen Dergazaryan…

Osmanlı’ya imzasını atmış bir devşirme. Onun devşirildiği gün, Osmanlı mimarisinde adeta bir kırılma noktası. Bir “koca Sinan”: Mimarların mimarı!

Türk tiyatrosu ve müziğinin unutulmazları: Cem Karaca, Adile Naşit, Kenan Pars, Toto Karaca, Kemani Tatyos Efendi, Coşkun Sabah, Sami Hazinses… Çağdaş tiyatromuzun ilk kadın oyuncusu Arsuyak Papazyan… ve burada saymadığımız daha niceleri… Osmanlı müziğinin birçok bestecisi, müzik aleti yapan hünerli zanâtkârları yani lütiyeleri…

Devşirme yöntemiyle Osmanlı Devleti’nde önemli görevlere gelip bakanlık makamına kadar yükselenler, paşalar, doktorlar, çevirmenler, tüccarlar… Öyle ki, devlete verdikleri hizmetler dolayısıyla kendilerine duyulan güveni ifade etmek üzere Osmanlılar’ın “ Millet-i Sâdıka (sadık millet)” sıfatını lâyık gördüğü Ermeniler…

Daha öncesinde Bursa’yı, 1461 yılından sonra, yani Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren ise İstanbul’u kendilerine merkez edinen Ermeni vatandaşlarımız…

Emperyalistlerin, “ Hasta Adam Osmanlı”yı içten bölmek için ne yazık ki, o her zamanki fitne oyunlarını sergilemeleri neticesinde, “Millet-i Sâdıka”lar seviyesinden, bugün “ayrı”, “öteki” hâline gelmiş bir azınlık: Ermeniler… 

Onlarla Ramazan iftarında tanışmıştık!

Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi’nin yüksek duvarlarının önündeki kahverengi kapının zilini çalıyorum ve kapı gülen bir yüz tarafından açılıyor: Vakıf Başkanı Vorujan Mağatyan karşımda!

Onun ardından ise aynı gülen yüz ile Vakıf’ın diğer yöneticileri olan üç hoş bayan, bana doğru ilerliyorlar.

Aslında, Varujan Mağakyan, Antuanet Değirmencioğlu, Silva Değirmencioğlu ve Hermans Çiçekeker ile bu ikinci karşılaşmamız. Onlarla ilk olarak,  Beykoz’un sevilen simâsı Muhammet Küçükkonuklar hocamızın  kendileriyle tanışmam için katılmamı ısrarla talep ettiği Beykoz Belediyesi’nin Onçeşmeler Meydanı’nda düzenlediği sokak iftarında karşılaşmıştım!

Burada, Türk Sanat Müziği’ne olan sevgisini “tutkunun da ötesinde” şeklinde tarif eden Varujan Bey’le bu müzik üzerine başlayan sohbetimiz ve bunun sonrasında kendilerinin ricamı kırmayarak, beni kiliselerine davet edişleri… Sonrası ise işte bu yazı!

Ermeniler, Beykoz’a 17.yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlıyorlar

Kaynaklar, Ermeniler’in tarih sahnesine ilk çıktıkları yeri Anadolu olarak gösteriyor. Vakıf Başkanı Varujan Mağakyan, sohbetimizin başında, dünya üzerinde yaklaşık 10 milyon civarında Ermeni yaşadığını söylüyor ve Ermeniler’in, Hıristiyanlığı ilk kabul eden toplum olduğunu da belirtiyor. 

1914 yılındaki resmi istatistiklere göre, Osmanlı Devleti’nde 1 milyon 230 bin civarında Ermeni vatandaşı yaşarken, Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımının yapıldığı 1927’de ise bu sayının yaklaşık 65 bin civarında olduğu görülüyor. Bu azalışta Kafkasya, Amerika ve Avrupa’ya yapılan göçler etkili oluyor. 

Beykoz’a gelince… Ermeni cemaati, Beykoz’da 17. yüzyılın ortalarından itibaren oluşuyor. Varujan Bey’in belirttiğine göre, Fidanlık’tan Onçeşmeler’e kadar devam eden mahalle, o zamanlar “Ermeni Mahallesi” olarak anılıyor. Şahinkaya, tam bir Türk Mahallesi iken, aradaki sokak ise Rum Mahallesi adını alıyor.

Beykoz’da bir zamanlar Ermeni okulu vardı

Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Varujan Mağakyan, önemli bir bilgi daha aktarıyor bize: “ Ermeniler, Hıristiyanlık dinini kabul edişlerinden itibaren, ‘kilise, okul ve aile’ şeklinde bir üçgeni daima oluşturmuşlar ve bunun muhafazasına dikkat etmişlerdir. Her kilisenin yanına okul yapmışlardır. Varlıklarını buna borçludurlar.”

Okul demişken! Vakıf yöneticilerinin şu an ikamet etmekte oldukları ev, zamanının Ermeni Okulu. 1836 yılında inşa edilen bu okulun adı ise: Nigoğasyan İlkokulu; yani, bu okul kiliseye bağlı. 1893’te 20 erkek, 10 kız öğrencisi bulunan okul, 1912 yılından itibaren “ Haygazyan İlkokulu” ismiyle hizmet vermeye devam ediyor.

Cemaat azalınca, okulda kapatılır

1900’lü yılların başında Beykoz’da ‘Ermeni Mahallesi’ olarak anılan yerde, Ermeni vatandaşların 400 tane hanesi bulunmaktadır. Gelgelelim, 1920’lerden sonra cemaatin eksilmesiyle birlikte, Haygazyan İlkokulu da  kapatılır. Okul olmayan yerde cemaat, cemaat olmayan yerde de okul olmayınca, bu döngü içerisinde eski ilkokul, bugün Vakıf yöneticilerinin ikamet ettikleri, çiçeklerini dikip sevgiyle büyümelerini izledikleri, Müslüman komşularıyla camdan cama birbirlerine selam verip, kimi zaman evlerinin bahçesinde bir araya geldikleri bir yaşam alanına dönüşür. Şu anda diyebiliriz ki, bir zamanların 400 hanesinden şu anda Beykoz’da neredeyse sadece 3 Ermeni ailesi kalmış!

Ermenice okuyup yazma bilmiyor

“İyi ki bu coğrafyada doğdum, büyüdüm!” diyen Varujan Mağatyan, Vakıf yöneticisi hanımların aksine, Ermenice okuyup yazamıyor; İshakağa İlkokulu’na gitmiş. “Benim bütün arkadaşlarım müslümandır” diyor ve Beykoz’a olan sevgisini şu sözler ile ifade ediyor: “Doğup büyüdüğüm yeri mutlu görmek, güzel görmek mutlulukların en güzelidir benim için! Tanrı bu coğrafyayı yaratırken cömert davranmış. Bu coğrafyanın güzel insanları da güzelliği hak ediyorlar, bunu sağlamak lâzım.”

Beykoz’daki şartlar değişince sayıları da azaldı

Beykoz’da Ermeniler olarak çok azaldıklarını belirten Mağatyan’a göre, bu azalma süreci İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ivme kazanıyor. Mağatyan, bu azalıştaki birinci sebep olarak ise Beykoz’daki ekonomik gelişmelere işaret ediyor:    “ Var olan cemaat, tamamen küçük el sanatları, balıkçılık, demircilik gibi meslekler ile iştigal ederdi.  Sonraları değişen yaşam şartları ve 1920’li yıllarda da Haygazyan Ermeni Okulu’nun kapanması süreci hızlandırdı.”

Eski fotoğraflarda ve gazete kupürlerinde Beykoz!

Sohbetimiz sırasında, “Beykozluluk beni çok duygulandırır” diyor Varujan Mağatyan. Hemen yanında getirdiği bir defteri çıkarıyor ve bana gösteriyor. “Bu defter benim Beykoz’a olan sevgimin bir ispatı” diyor, gururla! Üzeri Beykoz’un eski halini gösterir resimler ile kaplanmış bu defterin içinde neler yok ki!

Beykoz Spor Kulübü ile Fenerbahçe aynı ligde!

Eski fotoğraflarda apartmanların, evlerin bu kadar bol olmadığı boş bir Beykoz görüyorum… Çıplak tepeler, Dalyan’da avlanan balıkçılar… Beykoz 1908’in yıl 1940’ı gösterdiğinde Fenerbahçe’yi 2-1 yendiği maça ait bir gazete kupürü! Sol tarafta Bahadır, kaleci Kâmran, sekizinci oyuncu Kâzım, sağ başta Şahap!

Beykoz Spor Kulübü ve Fenerbahçe’nin ismini yan yana görmek! “Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer”… miş gerçekten!

Varujan Bey bu defterin sayfalarını çevirirken, bayanlar da merakla oturdukları yerden kalkıyor ve Beykoz’un bu eski hâllerine nostaljik bakışlar gönderiyorlar!

Kilisenin çanı çalmıyor

Bu senenin Nisan ayında ciddi bir tadilat yapılmış kilisenin bahçesinde… Neredeyse yıkılmakta olan dış duvarlar onarılmış, bahçedeki mutfak yenilenmiş, ağaçlar dikilmiş! “ Fazla cemaatimiz yok, elimizden geldiğince işte!” diyor, Vakıf Sekreteri Hermans Hanım.

Kilisede yılda dört kere büyük ayinler düzenleniyor. Bunlardan biri Mayıs ayında. Kasım ayında olan ise Kiliseye adını veren Surp Nikoğağos’un ruhuna düzenleniyor. Bu arada hemen belirtelim, ‘Surp’ kutsal anlamına gelen bir kelime. Nikoğağos ise ‘Noel Baba’ demek.  Bu ayinler için İstanbul’daki ilçelerden otobüslere binen Ermeni cemaati, toplu halde Beykoz’a geliyor ve bu kalabalık da, Surp Nikoğagos Ermeni Kilisesi’ni şenlendiriliyor!

Normalde sabah ve akşam çalınan kilise çanı, bu günler dışında çalmıyor. “Neden, yasak mı?” diye soruyorum; “hayır!” diyor Varujan Bey. Cemaati olmayınca… Maddi nedenlerden dolayı daimi bekçi de tutulamayınca, Müslüman komşuların bile dikkatini çeken ve sorular yöneltmelerine sebep olan bu durum ortaya çıkıyor ve cemaati ibadete davet eden kilise çanı çalmıyor!

“Şehitlik anıtı” olarak anılan arazinin Ermeniler’e devri konusu

Beykoz’daki 37 dönümlük arazi

Surp Nigoğayos Kilisesi Vakfı yöneticileri ile sohbetimizde azınlık mallarının iadesi ile ilgili son kararnameye de değiniyoruz. Konu, Beykoz’da “80. Yıl Anıtı ya da Şehitlik” olarak anılan yerdeki Ermeni malvarlığına geliyor. 37 bin 500 metrekarelik bu alanla ilgili olarak, gerekli başvuruları yaptıklarını ve mahkeme sürecine gittiklerini kaydeden Mağatyan, davayı kazandıkları, ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Danıştay’a temyize gittiği bilgisini veriyor banan.

Durum Beykoz halkına tam olarak anlatılmıyor

Ancak Vakıf yöneticileri, her ne kadar davayı alt mahkemede kazanmış olsalar da, üzgünler. Vakıf Başkanı Varujan Bey, bu durumu şu sözler ile ifade ediyor: “  Ne yazık ki bu durum Beykoz halkına tam anlatılmıyor. Bu, bende sıkıntıdır. Aşağı yukarı 2-3 ay evvel gazetelerde ‘ Şehitlik Ermeniler’e veriliyor’ şeklinde haberler çıktı.

Eskiden tapu demezlerdi, ‘höcet’ derler… Ta Osmanlı’dan beri verilmiş bir arazi burası bize. Kilisemiz Beykoz’da 1776’da kuruldu. O günlerden beri bir Ermeni toplumu varsa, bir Ermeni mezarlığı da olması gerekir. O zamanın padişahı bu araziyi vermiş. Hatta Kilise’den cenaze alınır, Rum Sokağı’ndan geçirilir ve Abraham Paşa Korusu’nun altında bulunan kemerin içinden geçirilerek, bu mezarlığa götürülürdü. Abraham Paşa, cenazelerin mezarlığa rahatça götürülebilmeleri için o kemeri yaptırmış. Dolayısıyla bahsi geçen bu yer, yıllar boyunca Ermeni Mezarlığı olarak kullanıldı. ”

Ölüm Defteri!

Bu sözlerinin ardından bana Kilise’de tutulan kara kaplı, eski bir defteri getiriyor Varujan Bey. Defterin adı: Ölüm defteri! Eskimiş, edebi bir ifadeyle “eprimiş!” bir defter bu. Üzerinde, “ ÖLÜM, 1866’dan” yazıyor. Yani, Ölüm Kayıt Defteri! Sayfalarını açıyoruz. Ölenlerin tarih tarih isimleri, yaşarkenki meslekleri, nereden gelip de buraya gömüldüklerine dair bilgiler… 1866’dan beri… Yıl yıl; yani, Azrail yanına çağırdıkça. 1881, 1885… Ta ki, 1951’e kadar. Çünkü Varujan Bey’in belirttiğine göre, buraya en son 1951 yılında bir Ermeni vatandaşı gömülmüş.

Bu mezarlıkta gömülü kardeşler, halalar…

Varujan Bey’in doğumundan üç yıl önce, annesi bir bebeğini kaybediyor. O hiç tanınmayan ağabey de bu mezarlıkta gömülü. Hermans Hanım’ın ise büyük halası…

Gelgelelim, bugün ve hatta ondan yıllarca öncesinden beri,  bu alanın eski bir mezarlık olduğunu gösterir hiçbir emare yok. Oysa, Vakıf yöneticilerine göre, burada en az 150- 200 civarında insan yatıyor.

“ Buranın mezarlık hüviyetini yitirmiş olması demek, orada bir mezarlık yoktu demek değil” diyor Varujan Mağatyan ve bir örnek veriyor: “ Bu bir tarih; bir yeri kazıyorsun, altında bir şehir çıkıyor.”

Ermeniler, 1951’e kadar Beykoz Mezarlığı’na gömüldüler

1936 yılında yayınlanan bir Genelge ile azınlıkların tüm mal varlıklarını Evkaf Müdürlüğü’ne (yani, bugünkü Vakıflar Genel Müdürlüğü) bildirmeleri isteniyor. Bütün vakıflar gibi, bizim de o zamanki yönetimimiz bildirimde bulunuyor ve tabii ki, bu bildirimde mezarlık da yer alıyor. Ve benim doğduğum yıl olan 1951’e kadar da buraya defin işlemi sürüyor.”

Gecekondulaşma olgusu Beykoz’u da vurunca

“1950’li yıllardan itibaren İstanbul’un ve hele hele Beykoz’un ivme kazanan gecekondulaşması neticesinde, fabrikaların da buradaki varlığı dolayısıyla işçilerin barınma ihtiyacını karşılamak için bu araziye de tecavüzler başlıyor. Her seçim öncesindeki popülist politikalar ile buraya bir gecede evler konuyor. Osmanlı’dan kalma tapumuz, Belediye’nin elinde görünüyor bir şekilde!” diyor Varujan Bey, konuşmasının devamında.

“Höcet’i bizde, tapusu onda! Orada yatan ölüler ise bizim!” diye ekliyor Silva Hanım sohbetin bu bölümünde, gülerek!

Başbakan’ın davet edildiği azınlık iftarına katıldılar

Azınlıklar tarafından 2011 yılında tertip edilen ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın davet edildiği iftar yemeğinde, Erdoğan’ın azınlık vakıflarının taşınmaz mallarının iade edileceğini ifade ettiğini kaydeden Varujan Mağatyan,  bu yemeğin ardından ise ilgili kararın Resmi Gazete’de yayımlandığını hatırlatıyor.

Kendileri de bu yemeğe katılmış olan Vakıf yöneticileri, bu kararın daha bir sene öncesinde Ermeni Mezarlığı’nın iadesi için Büyükşehir Belediyesi’ne karşı dava sürecini çoktan başlatmış olduklarını da belirtiyorlar.

Büyükşehir Belediyesi buraya bir “şehitlik” görüntüsü verdi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından bu yere bir “şehitlik” görüntüsünün bundan 7-8 sene önce verildiğini ifade eden Vakıf Başkanı, “Belediye, ‘burası heyelan bölgesidir’ dedi; buraya bir istinat duvarı çekti. Bayrak direkleri, gönderler koydu. Rölyefler yaptırdı ve burası bugünkü görüntüsüne kavuştu. Topluma da orası şehitlikmiş de, şehitlik Ermeniler’e veriliyormuş gibi yansıtıldı. Bu sosyal medyaya da böyle yansıdı” açıklamasında bulunarak, bundan duyduğu üzüntü ve endişeyi dile getiriyor.

Kadınlar endişeli

Hermans ve Silva Hanımlar, sohbetin bu noktasında hemen araya giriyor ve bana, bunun sosyal medyada bu şekilde yer almasından endişe duyduklarını ifade ediyorlar. Zaten, daha öncesinde yani bu gelişmelerin çok öncesinde çeşitli münferit olaylar da yaşamışlar. Kilise bahçesine şişeler vs çeşitli maddeler atılmış. Zaman zaman duvarlar aşılarak kiliseye girilmiş; bir şey çalınmamış ama korkutma amaçlı olarak camlar kırılmış… Bu nedenle kilise yöneticileri, duvarlara jilet teller takmak zorunda kalmışlar.

Doğrusu, bir ibadethanenin çevresine bu şekilde teller takıldığını görmek, insanı üzmüyor değil.

Kilisenin kapısı bir zamanlar açık tutulurdu

Çocukluk yıllarında kiliselerinin kapısının hep açık olduğunu söyleyen Mağatyan, “ bu mahalleden geçen Müslümanlar da buranın Semavi bir dinin ibadethanesi olduğunu bilen, o kültürü almış olan insanlardı. Ancak işte bu gecekondulaşma olgusu, bu göç, başka dinlere olan saygıyı aldı. Artık insanlar yalnız ‘ben’ diyor. O zamanlar benim kapı komşum olan Müslümanlar benim dini bayramlarımı en az benim kadar belirledi. Kurban Bayramı’nda benim anneme yedi ayrı yerden kurban eti gelirdi. İstanbul buydu; bu güzellikti, bu zenginlikti. Şimdi bu kapıyı kapalı tutuyoruz.

Ziyaret etmek için kilisemize gelenler oluyor. Sokaktan geçenler merak ediyorlar. Burası bir ibadethane. Allah’a yakarılan bir yer. Bilerek gelen de var. Sigarayla ibadethaneye giriyorlar. Bu bizi üzüyor.”

Şehitlik Ermeniler’e veriliyor sözü doğru değil!

Varujan Bey, ekliyor: “ Çanakkale Savaşı’nda yüzlerce, binlerce Ermeni şehidi de olduğunu herkes bilir. ‘Şehitlik Ermeniler’e veriliyormuş!’ sözü, tarih bilgisinden tamamen yoksun olan insanların ürettikleri bir şey ve insanları ötekileştiriyor. Büyükşehir Belediyesi, burayı bu görüntüye kavuştururken, herhalde Hükümetin azınlık vakıfları ile ilgili böyle bir karar alacağını bilmiyordu. Şunu da belirteyim, ben bu şehitlik görüntüsünden kesinlikle rahatsız değilim. Ben sadece arazimiz için dava açmışım. Ben iki kere, şerefimle, onurumla askerlik yaptım. Kıbrıs Harbi başladığında, yeniden askere çağrıldım, şerefle gittim.”

Hermans Çiçeker bu söz üzerine şunları söylüyor bana: Hepimiz asker yolu bekledik.”

Mahkeme bizi haklı gördü

Vakıf Başkanı Mağatyan, konuşmasına şu şekilde devam ediyor: “Hükümet bir kanun çıkararak, bana bu hakkı öngördü. Yarın bir gün bana, ‘ben bu kanunu çıkardım, neden malına sahip çıkmadın?’ diye sorarsa, ben ne diyeceğim?  Burası hukuk devleti. Mahkeme bizi haklı gördü. Belediye de Danıştay’a göndermiş durumda şu anda. Yani olay budur. Lütfen, tarihi geçmişi iyi bilmek lâzım. Günün birinde orası şehitlik olursa, ben ‘devlet yaptı’ derim; diyeceğim bir şey olmaz.”

Kiliseyi sizler için görüntüledim!

Bu kadar sohbetin ardından, Beykoz ilçesinin tek Ermeni kilisesi olan Surp Nigoğayos ‘u da gezdim tabii! Ve sizler için bolca görüntüledim!

Yüzlerce yıllık kapı eşiği

İçeri adımımı atarken, Varujan Bey tarafından uyarılıyorum: Yüzlerce yıllık kapı eşiğini gösteriyor bana! “ Fotoğrafını çekmeye değer herhalde!” diyor… Yıpranmış, olabildiğince doğal, ilk günden bu güne geldiği hâliyle bir tarih yerdeki…

Nice hayatlar, nice ümitler, acılar, ruhları ebediyete intikal etmiş nice yaşanmışlıklar taşıyan bedenler geçti bu eşiğin üzerinden diye düşünüyorum onu fotoğraflarken!

Kilise binaları hep batıya bakar!

Bilgilendirilmem sırasında öğreniyorum ki, kilise binaları “t” şeklinde inşa edilir ve kapıları da hep batıya bakarmış! Yüzyıllar öncesinde erkekler ana kapıdan, kadınlar ise yan kapıdan kiliseye girerlermiş!

Sedef kaplama mihraplı tek Ermeni kilisesi Beykoz’un!

Tesadüf o ki, buradaki misafirliğim sırasında Ermeni dinî cemaati içinde önemli olan bir isim de yanında iki kişi ile birlikte görevli olarak kiliseye geldi: Artun Damakyan. Kendisi bir “Diyakoz.” Papazlıktan önceki son rütbeyi ifade ediyormuş bu terim! Mihraba herkes ayak basamıyor; onun ise mihraba çıkma ve burada hizmet etme yetkisi bulunuyor.

Artun Damakyan, kilisenin Ermeni kiliseleri arasında ve hatta Vakıf yöneticilerinin deyişiyle, “dünyada tek” olan sedef ve kaplumbağa kabuğundan yapılmış “horanı”, yani mihrabı ya da diğer bir isimle “ikonaztasiz”i üzerinde görevini ifade ederken, ev sahiplerim de bana kilisenin içini gezdiriyorlar. Varujan Bey, “ buranın gelecek nesillere muhafazası bize düşüyor” diyor.

Vaftizhâne, ayin sırasında giyilen kisvelerin muhafaza edildiği oda, papaz efendinin dinlenme odası, bahçedeki kuyu, umut edenlerin adaklarını  gösteren alyans, bebek, ev, kalp şeklinde nice figür… Rütbeye göre tutulan âsâlar… Hz. İsa’nın on iki havarisini simgeleyen ikonalar, duvar resimleri… Psikoposların oturduğu şaşalı sandalye… ve Boğaz’ın nemli havasından nasibini alan ahşap çan kulesi!

Birbirinizi sevin!

Mihrabın üzerinde Ermeni harfleriyle yazılmış olan yazının ne anlama geldiğini soruyorum. Hanımlar hemen tercüme diyorlar: “Ben sizi nasıl sevdim ise, siz de birbirinizi sevin!”

Varojan Bey, burada hemen araya giriyor ve şu bilgiyi veriyor: “Hıristiyanlığın temelinde üç esas bulunur: İnanmak yani iman, ümit ve sevgi… Bütün her şey bunun üzerinedir.”

Aslında bütün dinlerin özünde bunlar yok mu? Sorun aslında bizde, biz uygulayıcılarda! Yoksa, dinlerinin özünü doğru dürüst “uygulamayan” bizlerde mi demeliyim?

Antuanette Hanım, Telli Baba’da adak adadığını söylüyor

Adak deyince, Antuanette Hanım hemen ekliyor: Ben Telli Baba’da da adak adamıştım!

Antuanette Hanım’ın şeftalileri!

Bir ara bahçeye çıkıyorum ve 9 yaşından beri Beykoz’da yaşayan ve şu anda 92 yaşında olan Antuanette Hanım, ektikleri şeftali ağacını gösteriyor!

Sonra Silva, Antuanet ve Hermans hanımlar, Yönetim Kurulu odasını gezdiriyorlar bana! Ve burada asılı bulunan Atatürk fotoğrafının altında gururla poz veriyorlar!

Yönetim Kurulu odasındaki fotoğrafların içinde Beykoz’daki bu kilisede yüz yıl önce gerçekleşen bir ayin sırasında çekilmiş sararmış, eski bir fotoğraf oldukça dikkatimi çekiyor! Ne de olsa Beykoz’dan bir iz!

Antuanette Hanım, duvardaki fotoğraflar arasından vefat etmiş olan damadını işaret ediyor: “ O, bir Beykoz beyefendisiydi” diyor!

Beykoz Belediyesi’nden ricaları var!

Kuruyan çınar yaprakları

17 çeşit meyve ağacı… Şeftali, sarı kiraz, kivi... Asırlık çamlar… Vakıf yöneticileri de “normal” olan her insan gibi, doğayı seviyorlar! Ancak bir şikâyetleri var ki,  bunu özellikle belirtmemi rica ediyorlar benden: Çınar ağaçlarının kuruyan yaprakları… Evet, kilisenin çevresindeki çınar ağaçlarının özellikle Ağustos ayı ile birlikte kuruyan yaprakları, kilisenin bahçesinde neredeyse diz boyu yükseliyor. Bunu temizlemek ise, imkânsızlıklar sebebiyle vakfın bu üç yöneticisinin kol kuvvetine kalıyor.

Varujan Bey ve bu üç bayan benden, Beykoz Belediyesi’ne bu ağaçları her sene, sezonunda budaması veya birkaç temizlik elemanı göndermesi şeklindeki ricalarını iletmemi talep ediyorlar. “Hay hay! Elçiye zeval olmaz!” diyorum!

Varujan Bey ekliyor: “Beykoz’un en eski binalarından biridir kilisemiz. Bu, tarihi binalara gösterilecek saygı açısından da çok önemli.”

Kilisenin önündeki çöp konteynırları

Röportjımıza ara verdiğimiz bir sıra, Silva Hanım heyecanla yanıma geliyor ve bir soru yöneltiyor bana: “Beykoz Belediyesi yer altı çöp konteynırları koyuyormuş bazı yerlere, öyle mi? Kilisemizin önünde de koymaz mı? Kurtuluruz bu pislikten!”

Çünkü kiliselerinin tam önünde bulunan dört adet çöp konteynırının  çevresinde biriken çöplerden çok rahatsızlar. Burada biriken çöpler, kedi ve köpek başta olmak üzere farelerin de etrafta cirit atmasına sebep oluyor, diyorlar ve Beykoz Belediyesi’nden bu konuda da yardım talep ediyorlar.

Sokak hayvanları

Sokaklarında konaklayan köpeklerin çok kaşındıklarına şahit olduklarını kaydeden Hermans Hanım, köpeklerin bu hâline çok acıdıklarını ifade ediyor ve “ ne olur bu hayvanlar ilaçlansın!” diyor.

Son yıllarda olumlu gelişmeler var

Son yıllarda hükümetin ve yerel yönetimlerin cemaatlerin dini alanlarına yaklaşımlarında açılımlar yaşandığını ve bakış açılarında olumlu gelişmeler görüldüğünü ifade eden Varujan Bey, “ son yıllarda artık duvarlar yıkılmaya başlandı” diyor ve “eller karşılıklı uzatıldığında el sıkışılır. Her şeyin bir miladı vardır” yorumunu yapıyor. 

Diğer Ermeni kiliseleri gibi yardım alamıyor!

Beykoz Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi, Ermeni cemaatinden çok fazla yardım alabilen bir kilise değil. Bunun sebebi ise, bir okulunun olmayışı. Zira Vakıf yöneticilerinin belirttiğine göre, cemaat, okulu olan kiliselere yardım yapıyor.

Eski ilkokuldan da fotoğraflar var!

Bayanları kilisede bırakıyor ve bizi el sallayarak uğurlamalarını fotoğraflıyorum. Varujan Bey’le birlikte eskiden ilkokul olarak kullanılmış olan, şu an ise Vakıf yöneticilerinin ikamet ettikleri eve doğru yol alırken, bayram sebebiyle içi boş ve çevresi temiz olan ünlü çöp konteynırlarını görüntülemeyi de ihmal etmiyorum!  

İşimi tamamlayıp, başka bir habere doğru yol alırken, Varujan Bey’in selamlaştığı müslüman mahalle komşusu bakkalın da bayramını kutluyor ve onu gülen simasını da fotoğraflarım arasına katıveriyorum!

Varujan Mağatyan, Antuanet Değirmencioğlu, Silva Değirmencioğlu ve Hermans Çiçekeker… Onlar, içimizden birileri… “Ötekileşmeyelim!” diyorlar.

Beykoz’a onların selamlarını iletiyorum!

Haber& Röportaj: Arzu Başlantı

YORUMLAR...