Reklam
Muhammed Küçükkonuklar

İki okka kiraz

1977 – 80 arası bu yılki gibi yaz ramazanları günleriydi. Akbaba sultan camii’nde görev yaptığım bu dönemde teravih namazlarına değişik yerlerden güzel misafirlerimiz  gelirdi. Bunlardan bir tanesi de rahmetli Muzaffer Ozak efendiydi. Ben ilk defa”cumhur” müezzinliğinde “Enderun” usulü teravih namazlarını onların arkasında kıldım. Yine bir yaz ramazanı akşamı  Akbaba Sultan (can feda hatun) camiine misafir gelmişlerdi.  Teravih namazından sonra köy kahvesinde çay sohbeti yapmak üzere rahmetli Muzaffer Efendinin etrafına toplandık. Bu sırada komşulardan bir tanesi bir tepsi kiraz ikram etti. Muzaffer efendinin sohbeti çok tatlıdır. Zaten kendisine bu yüzden sahaflar çarşısındaki kitabevi sebebiyle lakabı sahaflar şeyhine de çıkmış idi. Kirazları görünce gülümsedi ve size yaşanmış iki okka kirazın hikayesini anlatayım dedi ve anlatmaya başladı.

                                                                         * * *

Yavuz Sultan Selim Han’ın türbedarının hanımı hamiledir. Sabah erkenden vazifeye gitmek üzere evden çıkan türbedar kocasına hanımı:

Bey! Canım çekti akşama gelirken iki okka kiraz getirir misin? Türbedar: peki! Dedi. Dedi ama yüreği de cız etti. Çünkü kirazlar henüz turfanda yani manavlarda yeni yeni görülmeye başladığı için fiyatı da pahalı. Bu düşüncelerle türbeye gelirken kendince bir çözüm buldu. Hanıma unuttum derim, bugünü de böylece kurtarırım. Yarına da Allah kerim diye düşündü. Ertesi gün de bir bahane buldu, eve kirazsız döndü. Ama üçüncü günün sabahı evden çıkarken hanımının akşama mutlaka ve mutlaka kirazla dönmesi isteğine nasıl bir çare bulabilirim düşünceleri içerisinde türbeyi açtı, uzun saplı yer süpürgesiyle çevreyi süpürmeye temizlemeye başladı. Kiraz meselesi o kadar kafasına takılmıştı ki, bu çaresizlikle bir ara süpürgenin sapıyla sandukaya 2 defa hafifçe vurdu. Bunca yıldır hizmet ederim. İki okka kirazını da görmedim diyerek, Yavuz Sultan Selim Han’a sitem etti. Akşam eve döndü. Ertesi sabah her zamanki saatinde türbeye geldiğinde türbe kapısında iki zabitin (polisin) beklemekte olduğunu gördü. Cebindeki anahtarları eline alınca zabitler türbedar sen misin dediler. Evet benim dedi. Hadi seni sultanımızın huzuruna götüreceğiz emir aldık dediler. Ama benim suçum ne diye itirazda bulunacak oldu. Biz de bilmiyoruz orada görürsün deyip yıldız sarayına getirdiler. Dışarda padişaha nasıl selam vereceği öğretildi. Sultan Abdülhamit Han’ın huzuruna çıkardılar. Sultan, türbedar sen misin dedi. Evet sultanım.. Dün ne oldu anlat bakalım..  Türbedar ne olsun efendim her zaman ki gibi sabah geldim türbeyi açtım ziyaretçileri kabul ettim. Akşama da her zaman ki saatinde kapattım. Deyince, Abdülhamit  han bırak akşamı sabah noldu? Diye sordu. Türbedar bir an sabahki süpürge ucuyla sandukaya dokunuşu aklına geldi. Kendi kendine hay Allah dedi. Oralarda kimse de yoktu ama birisi mi gammazladı acaba beni diye düşünürken. Sultan Abdülhamit Han yaklaş dedi ve kulağına: bir daha iki okka kiraz için ecdadımı rahatsız etme dedi ve türbedarın kuşağına biraz harçlık koydu. Yine sıkılırsan bana gel dedi.

Yeni köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi bana bunları hatırlattı. Yavuz Sultan Selim Han aynı zamanda güzel bir şairdi. Selimi mahlasıyla çok güzel şiirler yazmıştır. Bunlardan bir tanesini sizinle paylaşmak istiyorum:

Sanma şahum herkesi sen sadıkane yar olur

Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyar olur

Sadıkane belki ol bu alemde dildar olur

Yar olur, ağyar olur, dildar olur, serdar olur.

Bu rubaiyi yukarıdan aşağıya üç çizgiyle böldüğünüz zaman bakalım ne göreceksiniz?

Bulamayanlara ben yardımcı olacağım.

Allah’a emanet olun. Kalın sağlıcakla!

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...