Reklam
Sueda Muradoğlu

Zaman

Saygı duymak gerek; hayata, hayatın getirdiklerine ama ille de götürdüklerine…

Bize ait olan nedir ki, bir nefese bile hükmedemezken yaşamda? Kim bilir kaçımız cesur olabilecek son kez dönüp ardına bakarken…

Her insan ardında onlarca şey bırakır, günler geçip giderken…

Geride kalan, her zaman; sıradan bir gün, geçiştirilmiş bir öğle yemeği, bir ikindi kahvesi ya da tamamlanamamış işlerin mesaisi değildir ki!

Geri dönüşü olmayan bir serüvendir her bir gün, bir sonrakinde devam etmeyi umduğumuz…

Oysa bilmeyiz; yarın doğacak güneşi kimler görebilecek???  

Yerli yerinde durmalı herkes! Kimi geçmişte, kimi gelecekte, kimileri ise zamandan bağımsızca gönüllerde…

Ve umutlar olmalı; ‘ömür’ denilen gizemde! ‘Sır’ nedir; çokça düşünmeli bazen ise boş vermeli! Boş vermeli ki, ummadığın mekânlarda, tanıdık olmayan zamanlarda ‘bilmediği bir şeylerle’ karşılaşsın insan…

Ve sormaya başlasın: Ne zamandır bekleyişin?

Ne zamandır açık yelkenin?

Ve hangi rüzgardır savuracak bulutlarını gözlerinin???  

Zaman denilen akrep ve yelkovandan ibaret değildir ki! Geçmiş ve gelecek arası, ne geçmiştir, ne de gelecektir! Muammadır!!! Bilinmez, hangi gelecek diye beklediğimiz belki de çoktan geçmiştir???

Kim bilir kaçımız, zamanın ortasında durup beklemişizdir; giden döner diye, beklenen gelir diye…

Nihayetinde ömür de bir gün biter diye…  

Bir sabah, ama hangi sabah? Son kezdir pijamalarımızı katlayışımız, anahtarımızla kapımızı son kilitleyişimiz ve bir daha geri dönmeyişimiz…

Sokakta belki de daha önce hiç görmediğimiz birine; son gülümseyişimiz! Seçme şansımız olsa son kez görmek için başkalarını seçeceğimiz…

Ama hayat işte!  

Hiçbir şey durmuyor ki yerli yerinde! Rüzgar bazen hafif, bazen sert de olsa her daim esiyor…

Ve savuruyor hatıraları, hayatları…  

Bir gün, bir rüzgar…  

Umulur ki bir ilkbahar ve umulur ki bir nisan akşamı olsun…

Rüzgar hafiften ama serin essin; mutfaktan taze nane, salondaki antika büfeden babaanne, askıdaki hırkadan talaş kokusu getirsin…

Yoldan yeşil bir kamyonetin, bahçeden çocukluk arkadaşlarımın sesi gelsin…  

Bilirim bu kez cebimdeki salyangoz korkutmaz beni, yine bilirim davul fırının sebep olduğu yanıklar çokta acıtmaz canımı!

Çünkü bilirim, hangi yangınlardır asıl acıtan canı! Üzülmem! Hiçbir ölümü tatmayış olmayı ve hiçbir şeyden pişmanlık duymamayı dilerim!

İyi anılmak şöyle dursun; iyi anacağım insanlar tanımış olmak, gönlümle yürümüş, vicdanımla eş olmuş…

Ve bir yerlerde iyi bir şeyler yapmış olmak isterim…  

Umulur ki bir ilkbahar, umulur ki bir Nisan akşamı olsun…

Annem ocağın, babam ise masanın başında olsun…

Ve söz; ne geçmiş ne de gelecekte gözüm olsun…    

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...