Reklam
Ayşe Nur Kapusuz

Çanakkale içinde vurdular beni!

Çanakkale’de bir destan yazan,bu toprakların bedelini akıttıkları kanla ödeyerek bize miras bırakan ecdadımızı minnetle ve  rahmetle yad ediyoruz.Henüz delikanlılık çağlarında ‘Çanakkale içinde aynalı çarşı/Ana ben gidiyorum düşmana karşı’ diye cepheye koşan,arkada bıraktıkları ailelerinin ‘Çanakkale içinde bir kırık testi/Analar babalar ümidi kesti’ , ‘Giden gelmiyor acep nedendir’ diye figan ettikleri, memleketlerine şehadet haberleri ulaştığında kendilerinden geriye kalanın ‘ Bakın çantasında acep nesi var /Bir çift kundurayla bir de fesi var’ diye anlatıldığı bu yiğitlerden biri de Teğmen İbrahim Naci’dir.İbrahim Naci geriye kundurası ve fesinden gayrı bizim için çok önemli bir miras olan bir de günlük bırakmıştır(Bu günlük ‘Allahaısmarladık-Bir Çanakkale Şehidinin Günlüğü’ ismiyle basılmıştır).Bu yazıda bu günlükten kısa bölümler paylaşmak istiyorum.

71.Alay,3.Tabur,2. Bölük Teğmen İ.Naci diye kimlik bilgisini ve ailesinin adresini vererek başladığı günlüğüne ‘Gelibolu Muharebatı Hatıratı’ başlığını atmıştır.

24 Mayıs 1915 Pazartesi gününe denk gelen 1. Gün:

“Sabahleyin erkenden içtima edildi.Tabur komutanı iyi bir nutuk irad etti.Daha sonra gece 9.32,Boyacı Köyü,Zincirlikuyu,Beşiktaş,Köprü(Galata Köprüsü) yoluyla Sirkeci’ye geldik.Askerler yol kenarında  tüfek çattı.Bölüğümüze Almanların Rodosto Vapuru tahsis edilmişti.Öncelikle eşya ve hayvanlar yüklendi.Askerler geceyi dışarıda geçirdi………….”

2 Haziran 1915 Çarşamba gününe denk gelen10.Gün (Bolayır-Cumalı):

“Gece yetişmemiş olan fasulye,saat 3.00’te sabah yemeği olarak askere dağıtıldı.saat 5.00’te Burhanlı’ya doğru hareket ettik.Biraz rüzgar vardı.Ve artık Boğaz tamamıyla gözlerimizin önünde idi.Oh!Bu sularda ne parlaklık vardı.Boğaz’ın durgun mavimsi suları ruhumda ne hazin ne derin kırılmalar yapıyordu.Kısmen beyaz köpüklü ufacık dalgaların latif bir ahenkle kumlu sahillere çarpması bütün benliğimde derin bir tesir yapmış olan İstanbul’u,ah o güzel Sarıyer’i hatırlatıyordu……Saat 8.30’da Gelibolu’ya geldik.Askerler yapılamadan yarım kalmış kışlaya yerleştirildi……”

12/13 Haziran Gecesi Pazar gününe denk gelen 21.Gün(Podima -Melek Hanım Çiftliği):

“Akşam saat 6.00’ya doğru 1.Bölük çadırında oturuyorum.Bir posta geldi.Bir saate kadar tabur hareket edecek,dedi.Hemen fırladım.Bölüğe emir verdim.Nihayet gidiyoruz ,dedim.Saat 7.16. 2.Tabur,1.Tabur büyük ağırlık hareket ettiler.İstikamet Ali Bey Çiftliği idi.Artık gün kaybolmaya,yerini akşamın serin ve siyah gölgeleri almaya başlamıştı.Şimdi uzaklardaki siyah yapraklı ağaçlar,artık bir siyah çizgi gibi görünmeye başladı.

Ta uzaklarda, ufukta birbirine paralel ateşin hatlar vardı. Oh! Bu ne latif manzara idi. Yukarı bulutlara gözlerimi diktim. Bana öyle geliyor ki şimdi cephe hattına ilerleyen bizlere tabiat sanki bir fedakarlık ve onur tablosu göstermek istemiş. Bütün şehit kanlarını bir araya toplayarak karşımızda hoş bir manzara meydana getirmiş ve bize:İşte bakınız fedakarlık  gerçeği demişti.Ah! Orada öyle ince şeyler okunuyordu ki. Yavaş yavaş daha yukarıda  muharabe meydanını seyre gelmiş kesik şehit başları gibi görünen koyu kızıllıkla karışık beyaz bulutlar morarmaya  daha sonra sararmaya başladı.

Sağda İstanbul’a doğru uzanan siyah bir hat vardı ki,bu milletin senelerden beri gördüğü ve çektiği faciaların sanki bir matem nişanesiydi.Hem bu öyle siyah ve karanlıktı ki.Bu siyah bulutlar,yavrusunu kaybeden bütün anaların bu sonsuz batışa ağlayan gözleri,dağılmış siyah saçlarla örtülmüş başları andırıyordu.Ey millet sen daha ne zamana kadar şehit verecek,şehitlere ağlayan gözler göstereceksin?

İşte artık biz de o sahaya, o kan ve ölüm kusan meydana koşuyorduk.Hayırdır inşallah!Şimdi başımızın üstünde ‘hik hik’diye feryat ede ede bir kuş uçuyor.Söyle ey kuş!Sen neye feryat ediyorsun?Yoksa sen de şehit anaları gibi yavrucağını mı kaybettin?Senin de yavruna kıydılar mı söyle ey dilsiz!Oh! Bu feryatta öyle acılık var ki,bilmem,fakat  burada sanki bize acıyan kederli bir nokta var.Bir kuş kalbinde ilahi zannettiğim bu acılık ne kadar tatsızlık vericiydi.Artık etraf büsbütün karardı.Ağlamaktan kızarmış,sonra kapanmış,yaşlı gözler gibi ben de artık muhiti iyice fark edemiyordum.Her şey şimdi müphem ve karanlık bir çukurluğa gömüldü.

Yanımda akşam namazı kılındı.Huşu içinde dinledim.Bu dindar seslerde öyle hoş bir ahenk vardı ki.Hikmeti ilahi dinledikçe kalbime soğuk bir su serpiliyor gibi oluyor.

Ufkun uzak bir köşesinde kırmızılık şimdi gittikçe açıklaştı. Orada yaralı Türk yavrularının henüz akan kanları bize cesarete, şecaate ve kahramanlığa dair büyük bir misal veriyor.Ben de artık bir çalılık üzerinde oturarak yazdığım bu satırlarıma karanlık her tarafımı kapladığı için son veriyorum.Allah akıbetimizi hayreylesin…”

15 Haziran 1915 Salı gününe denk gelen 23.Gün:

“…Şimdi düşünüyorum şehit olursam ben de mi böyle solgun yapraklı birkaç kel ağacın dibine gömülüp terk edileceğim…….Issız dağlarda birkaç kazma darbesiyle açılmış bir çukura atılarak,sonra başucuna bir kırık tahta veya ağaç,belki de hiçbir şey konulmayarak ve hatta hayvanların ayağı altında ezilmeye mahkum kalmak….Talih…Bakalım bana da aynı akıbeti mi göstereceksin?Yoksa sevdiklerime kavuşmaya müsaade edecek misin?Bu nasip olacak mı ya Rabbi?...”

16 Haziran 1915 Çarşamba gününe denk gelen 24. Gün(Melek Hanım Çiftliği):

“Demin aynaya baktım.Hayret ne kadar zayıflamışım.Yanaklarım çökmüş,gözlerim çukur içine gömülmüştü.Sonra gözlerimin etrafında koyu sarı bir halka beni korkutuyordu.Allah muhafaza etsin.Eve,Fehmi ağabeye ve Yakup’a birer mektup yazdım.Geceden beri muharebe öyle şiddetlendi ki….yüzlerce acı topun patlamasıyla uyku uyumak mümkün olamıyor.Bütün gece şiddetli bir piyade ateşi devam etti.Ara sıra makineli tüfeğin uzayıp giden ateşleri kendini derhal tanıttırıyor.Allah sonunu hayreylesin…”

20 Haziran 1915 Pazar gününe denk gelen 28.Gün:

“..Ve dünkü düşüncelerin verdiği hüzünle defterimi açtım.Acı hatıralarımı kaydediyorum.Fakat bilmem bu satırları ailem okuyabilecek mi?Defterim oraya kadar gidecek mi?..”

Cephedeki 29 gününü defterine aktaran  bu genç teğmen 21 Haziran 1915 Pazartesi gününe denk gelen 29.güne adeta veda mahiyetindeki şu cümleleri not düşmüştür:

“Saat 7.00.

Geceden beri düşman taarruz ediyor. Şimdi gidiyoruz Allah hayreylesin…

Saat 11.00.

Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlıyor…Şimdi birinci onbaşım yaralandı.

Allah’a ısmarladık.

11.15… İbrahim Naci”

Günlüğüne  bu son sayfayı yazdıktan sonra Teğmen  İbrahim Naci şehit olmuştur. Komutanı olan bölük yüzbaşısı Bedri Efendi  şehidin geride kalan eşyası arasındaki günlüğünü bulup okuyarak bir not yazmıştır. Kendisi de  2 Temmuz 1915’te aynı cephede şehit düşen Üsküp’lü Yüzbaşı Bedri Efendi’nin komutanı olduğu Ordu’lu Teğmen İbrahim Naci’nin şehadeti üzerine  yazdığı  bu not da tıpkı günlük gibi o günlerde yaşananları anlamak ve o atmosferi hissedebilmek açısından ne kadar kıymetli bir hatıra :

“Zavallı Naci! Evladım gibi sevdiğim yavrum.Defterine emanet ettiğin gizli duygularını bir peder,bir ağabey yakınlığı ile okudum.Bundan dolayı bana darılmaz ve beni hatalı bulmazsın değil mi?

Senin o cevval zekan, mini mini,fakat hareketli ve zinde vücudun,susmak bilmeyen,her konuşanı susturmak gayretiyle mitralyöz gibi daima işleyen konuşkanlığın,bölük askerlerine öğrettiğin vatan şarkıların…Hasılı sevimli varlığının taburumuz içinde unutulacağını mı sanıyorsun?

Hayır,hayır! Bir sene zarfında burada bıraktığın hatırat,bütün tabur erleri ve subaylarında sana karşı bir cazibe,bir muhabbet meydana getirmişti.

Naci’m,pek genç ve körpe iken kara topraklara verdiğim o sevimli varlığından ayrı düşmek hem benim,hem de bölük neferlerinin -telafisi imkansız – büyük bir kaybıydı.Yalnız benim ve bölüğün mü ya?..

Ordumuzun, vatanımızın istikbalini, geleceğini bu körpe çocukların malı olarak tasavvur ediyorum.Her ümidim Türk gençliğine bağlı idi.Naci de bu gençliğin içinde istisna teşkil edecek derecede kıymetli  bir kişi idi.

Askerlik bilgisini büyük bir vukuf,sebatkar bir itina ile öğrenmiş,istikbali hakkında nurlu,feyizli ümitlerle yetişmiş olan bu Türk askerinin kaybı nasıl telafi edilecek?!..

Hayatın baharı sayılan 21 seneyi henüz tamamlamıştı. Bu müddet zarfında bir Türk gencinin vefatı pek erkendi. Bu kaybı telafi etmek için ise yirmi sene beklemek pek uzun bir bekleyiş değil mi idi?

Türk gençliğinin akıttığı, sel gibi döktüğü kanı, şüphesiz vatanın kuru topraklarını sulayacak ve büyük bir feyiz ve bereketle bu muazzez vücutların yerine daha faydalı,daha intikam alıcı,daha gayretli,daha bilgili…Hasılı Türklüğü,Türk vatanını,eski haşmet ve azametinden daha yüksek ikballere,şevketlere çıkaracak, filizler fışkıracak.

İşte o zaman o şevket ve azametin ortaya çıkardığı bu kahraman, mütefekkir gençlerin, büyük atalarının namıyla kutsanıp yüceltilecek kahramanlık hikayeleri destan olacak ve kendi gelecek ve saadetlerini bu şehit ve fedailere borçlu olduklarını iftiharla itiraf edecek.

Naci!.. Sen ve emsalin ölmediniz,bir iki kazma darbesiyle oyulmuş çukura gömülmediniz;siz büyük Türklüğün,Müslümanlığın sinesinde hürmet ve saygıyla yaşayacaksınız!”

Bu not, şehit dedelerimize vefanın,onların ruhlarını şad etmenin yolunun “daha gayretli,daha bilgili,ülkesini madden ve manen daha mamur bir geleceğe taşımayı kendine ülkü edinmiş” torunlar olmamızdan geçtiğini anlatıyor.

Çanakkale’yi muhteşem bir zafere dönüştüren ruh tam bir inanmışlık, birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde kenetlenmek ve zaferin yalnızca inananlara nasip olacağı şuuru ile en büyük mertebe olan şehitliği gönülden arzu etmekten ibarettir. Çanakkale’yi destana dönüştüren bu ruh her zaman olduğu gibi bugün de en çok sahip çıkmamız gereken değerlerden biridir.

Bugün  şehitlikleri gezdiğimizde karşımıza son derece ibretlik bir manzara çıkmaktadır. O şehitliklerde memleketin dört bir yanından hatta bugünkü ülke sınırları dışında kalmış ecdat yadigarı topraklardan gelmiş gencecik Mehmetçikler yan yana, koyu koyuna yatarken, sessizce çok şey anlatırlar.

Çanakkale’de bir hilal uğruna canını veren şehitlerimiz  savaşmaktan ve ölmekten korkmamışlardı.Onların tek korkusu vardı: UNUTULMAK!

Onları unutmak, onların uğruna can verdikleri değerleri unutmak demektir. Bu değerleri yaşatma çabası ,onların döktüğü kanların biz torunlarına helal olmasının yegane şartıdır.Aksi halde yarın ahirette bizden alacak bir hakları olacağına şüphe yok. “18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü”   vesilesi ile  her birimiz kendimize dönüp soralım o halde : BU HESABI VERMEYE HAZIR MIYIZ?...

Bugün İslam adına ,vatan uğruna canını seve seve feda etmiş bütün şehitlerimizi   mekanlarının  Cennet’in en yüksek mertebeleri olduğu inancıyla  tekrar rahmet ve minnetle anıyoruz.Rabbim  bizleri onların aziz ruhlarını şad edecek torunlar olmaya muvaffak eylesin.

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...