Reklam
Ayşe Nur Kapusuz

Dünya bize, hepimiz birbirimize emanetiz

Hz. Peygamber (S.A.V)’in miladi olarak doğumuna tekabül eden günün içinde bulunduğu hafta (14-20 Nisan) ülkemizde ”Kutlu Doğum Haftası” olarak anılıyor. Bu vesileyle Kitabımızda Müslüman bir şahsiyet için hayatın rol modeli olarak sunulan Peygamberimizi şahsiyet özellikleriyle, hayat prensipleriyle daha yakından ve derinlikli olarak tanımaya ve tanıtmaya çalışıyoruz.

Çünkü  Onu tanıyabildiğimiz ölçüde sevgimizin artacağını ve hakikileşeceğini biliyoruz. Bir Müslüman için Peygamberine duyduğu sevgi, Allah’a olan imanının niteliğini belirleyici mahiyettedir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (S.A.V): “Ben sizden birinize annesinden, babasından,evladından daha sevgili olmadıkça imanın gerçek tadına ,iman olgunluğuna eremezsiniz.” buyuruyor. Yine ahiret için ne hazırladığı sorulduğunda   “Allah ve Rasulunun sevgisini” diye cevaplayan sahabeyi “O halde kişi sevdiği ile beraberdir “diye müjdeliyor.

Her sene farklı bir temanın işlendiği kutlu doğum haftasının bu seneki teması “Birlikte Yaşama Ahlakı”dır.

Birlikte yaşamanın gerektirdiği temel değerler, aslında birlikte yaşadığımız en küçük birim olan aile için ne ise ne kadar büyüyüp genişlese de bütün topluluk birimleri için de odur. Kitabımızda Rum suresinin 21. ayetinde bu temel değerlerin sevgi ve merhamet olduğu ifade buyrulur.Bu iki temel değerin hakiki manalarıyla var olduğu bir yerde zaten pek çok değer peşi sıra gelecektir.Aile nasıl çoğalmanın ve üremenin temeliyse aileyi var eden bu değerler de başka değerleri üretecektir.Aile kelimesi  etimolojik olarak “karşılıklı birbirine muhtaç olan, birbirine dayanan, güvenen, birini çekince diğerinin ayakta duramadığı destek sistemi” manasını taşımaktadır. Bu manadan hareketle bütün insanlığın bir aile olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.Bu sebeple Sevgili Peygamberimiz “Hepiniz Adem’densiniz , Adem de topraktandır.” buyurarak insanlık paydasındaki beraberliğimizi ifade eder.

Elbette ki burada insanın tek başını varlığını sürdüremeyen sosyal bir varlık oluşu üzerinde düşünmek gerekir. Yaratıcımızın biz kullarına seçtiği elçileri olan peygamberleriyle bildirdiği hakikatler O’na kulluğumuzu razı olacağı şekilde gerçekleştirebilmenin yolunun O’nun kullarıyla barış içinde yaşayabilmekten geçtiğini gösterir. “İslam” kelimesinde hem teslimiyet hem de barış manalarının yer aldığını görürüz. Allah’ın hükümlerine doğru ve hakiki anlamları çerçevesinde teslim olmayı başarabilenler en küçük topluluk aileden başlayarak en büyük topluluk insanlık alemine kadar barış içinde olmayı da başarabilecektir.

Birbirini sevmek, birbirine merhametle muamele etmek, birbirinin haklarına saygı duymak, kendisi için hoşlanmadığı bir şeyin başkası için de hoşlanılmayacak bir şey olduğu algısını ifade eden birbirine empatik yaklaşım ve adeta bütün bunların bileşkesi olan nezaket birlikte yaşama ahlakının temel unsurlarıdır. Samimi bir nezaket karşısındakine güven verir, elinden ve dilinden zarar gelmeyeceğini vadeden bir emniyet mesajı içerir.

 Peygamberimizin hayatı bu temel unsurların nice örnekleriyle doludur. O insanlara şefkat,merhamet ve hoşgörü ile muamele eder, yanlış davranışları gördüğünde kimseyi incitmeden hatayı düzeltir;çok defa isim vermeden “Bazıları şöyle yapıyor, şöyle söylüyor” diyerek gerekli uyarıda bulunurdu.Kimsenin hatasını yüzüne vurmazdı.Biriyle tokalaşınca karşısındaki elini salmadan  o elini bırakmazdı.Konuştuğu kimse sözünü bitirip ayrılmadıkça yüzünü ondan çevirmezdi.Hz. Aişe annemiz  bir gün Sevgili Peygamberimiz kıbleye dönüp ellerini açarak şöyle  ”Allah’ım, Ben bir insanım, şayet kullarından birini üzüp incitmişsem beni bu yüzden cezalandırma!” diye dua etiğini haber vermiştir.. Rasulullah, Allahu Teala’nın kullarına rıfk ve yumuşaklıkla muamele ettiğini bütün işlerde yumuşaklık ve nezaketi sevdiğini, nezaket ve yumuşaklık hangi işte bulunursa o işi güzelleştirdiğini, herhangi bir şeyden nezaketin kaldırılmasının o şeyi çirkinleştirdiğini bildirerek “Nezaket ve yumuşaklıktan mahrum olan kimse bütün hayırlardan mahrum olur.” buyurmuştur.

 Kitabımızda Kalem suresinin 4.ayetinde “Muhakkak ki sen yüce bir ahlak üzeresin” buyrulan kendisi de “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim“ buyuran Peygamberimizin ahlakını tanımak ve anlamak aslında O’nun takvasını anlamakla eşdeğerdir. O’nun hayatında gecenin bir kısmında uyuyan ama uzun kıyam, kıraat ve secdelerle Rabbine ibadete de yer veren, gündüzün beş vakit namazının haricinde kah oruçlu olarak kah olmayarak ailesinin, ashabının eğitimi, işlerinin, problemlerinin, sıkıntılarının halledilmesi için çalışan, kendi işlerini kendi yapmaya özen gösteren bir takva yaşantısının örneğini görüyoruz.

Takva sahibi anlamında kullanılan muttaki kelimesine baktığımızda sözlükte, kuvvetli bir himayeye girip korunan manası çıkar karşımıza. Elbette ki bu mana muttaki kelimesinin terim anlamıyla da son derece bağlantılıdır. Kur’anı Kerim meallerinde bu kelimenin genellikle Allah’tan korkanlar olarak tercüme edildiğini görürüz. Ancak bu korku alelade bir korku değildir. Hürmet ve saygıdan kaynaklanan bir korkudur. Bu kaygı ile Allah’ın kendisine çizdiği sınırlara göre yaşama gayreti içinde olan kişi tabii olarak Allah’ın koruması altına girmiş olur. Kulun Allah’a yaklaşmasına engel olmak için çabalayan şeytana karşı silahlanmış olur. Bir defasında bindiği hayvanın terkisinde kendisiyle yolculuk eden amca oğlu Abdullah b. Abbas’a Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sana bazı nasihatlerde bulunayım mı? Nerede olursan ol Allah’tan kork. Sen her işinde O’nu önde tutarsan O da her işinde seni gözetir.”

Aslında takva Allah’a karşı duyulan sorumluluk bilincini ifade eder.Bizi bir gaye ile yaratan Yüce Mevla’ya hiçbir şeyin gizli kalmayacağı ve hesap vereceğimiz bilinciyleyaşamaktır. Lokman suresinin 16. ayetinde Lokman (a.s) ın oğluna şöyle söylediği bildirilir.: ”Ey yavrucuğum, şüphesiz ki o yaptığın (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi ağırlığında olsa ,hem de bir kaya içinde  veya göklerde yahut yerin içinde bile olsa Allah onu getirir. Ve karşılığını verir. Çünkü Allah latiftir. Herşeyden haberdar olandır.”

Muttakilerin özelliklerinin anlatıldığı birçok ayete baktığımızda dikkatimizi çeken husus kendini ibadete vermiş namazı ile orucu ile meşgul köşesine çekilmiş bir kul tasvirinin yapılmadığıdır. Allah ile olan kulluk ilişkisinin önemli bir boyutunu, insani ilişkilerinin belirlediğinin farkında olan bir model vardır önümüzde. Geceleyin ibadete kalkan, seher vakti istiğfar eden, ancak gündüz de ihtiyacını söyleyene de, çekinerek söyleyemeyene de yardım elini uzatan bir kul modelidir bu (Zariyat 15-19). İnsan ihtiyaçlıyı göreceği, ihtiyacı olduğunu söyleyemeyeni arayıp bulacağı bir sosyallikte yaşarsa takva sahibi olabiliyor demek ki. Akrabasıyla, komşusuyla, arkadaşıyla, mahallesinin, memleketinin insanlarıyla sanal değil gerçek ilişkiler kurabilen ve bu ilişkinin gereği olarak başkasının derdiyle dertlenen, üzüntüsüyle üzülen, sevinciyle sevinen sahip olduklarını da paylaşmayı bilen bir şahsiyet tipinden bahsediyoruz; birey veya aile olarakyakaladığı mutluluğun devamını sağlayacak huzurun ancak başkalarının da mutlu olabilmesinin yolundan geçtiğini bilen birinden… Öfkelerini yenen, insanları affeden, kin tutmayan, iyilik eden, kötülük yaptığında pişman olup kendini değiştirebilenlerin takva sahibi olduğu bildiriliyor. (Ali İmran 133-136)

A’la suresinin 9. ve 10. ayetlerinde “O halde eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver. Allah’a karşı derin saygı duyarak O’ndan korkan öğüt alacaktır.” buyruluyor. Allahu Teala hepimize alemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberinin tebliğ ettiği  “ÖĞÜD” e kulak ve gönül veren takva sahibi kullarından olabilmeyi nasip eylesin.

Sevgili Peygamberimizin “özlüyorum” dediği kendisini görmediği halde O’nu seven O’na içten bağlı, O’nun insanlığa sunduğu değerleri yaşamak ve yaşatmak için mücadeleyi ve fedakarlığı hayatına gaye edinmiş “kardeşlerim” dediği ümmetinden olabilmek duamızdır.

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...