Reklam
Ayşe Nur Kapusuz

’’Dinle Neyden’’ diyor Mevlana

Her sene 01-07 Ekim tarihleri arasında “Camiler ve Din Görevlileri” olarak anılan haftanın teması bu sene Diyanet İşleri Başkanlığınca “Cami ve Namazla Arınma” şeklinde belirlenmiştir. Bu sebeple ben de bu yazımda “Niçin namaz?” bir sonrakinde de “Nasıl namaz?” sorularının cevabı üzerinde durmaya çalışacağım.

Yüce Allah, biz kullarını her birinde belli bir meşakkatin bulunduğu ibadetlerle sorumlu tutmuştur; namaz, oruç, zekât, hac… Rabbimiz Rahman ve Rahim olduğuna göre bu ibadetleri kullarını sıkıntıya sokmak için emretmemiştir elbette. Bakara suresinin 185.ayetinde“Allah sizin için zorluk dilemez, kolaylık diler.” buyruluyor. Bizi yaratan, bizi en iyi bilen ve tanıyan O olduğuna göre mü’mine düşen bu ibadetlerin emredilişindeki hikmetleri bulmaya çalışmaktır ki insan akıl ve vicdan melekelerini kullanarak her biriyle ilgili pek çok hikmet boyutunu keşfedebilir. Ve ortak noktanın “insanı arındırmak olduğunu” fark edebilir. Her birinde nefsimize ağır gelen ama ruhumuza gıda olan yönler vardır.

Kimi ömürde bir kez, kimi yılda bir kez, kimi yılda bir ay, kimi de günde beş kez periyodu ile düzenlenmiştir bu ibadetler... Vakitleri belirlenmiş bir ibadet olarak farz kılınan namazın (Nisa,103)  hayatımıza günde beş defa olacak sıklıkta yerleştirilmiş olması da insanın arınmasında icra edeceği fonksiyonu ve önemi anlamak açısından dikkat çekicidir.

Sadece Müslümanların değil bütün dünyanın tanıdığı, her dile çevrilen eserlerini severek ve ilgi ile okuduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi meşhur Mesnevisine şu beyitlerle başlar:

Dinle neyden kim hikayet etmede                                                   

Ayrılıklardan şikayet etmede

Der kamışlıktan kopardılar beni  

Nalişim zar eyledi merdü zeni                                                         

Şerha şerha eylesin sinem firak       

Eyleyim ta şerhi derdi iştiyak

Her kim aslından ola dur u cüda    

Rüzgar-ı vaslı eyler mükteda                                                          

Orjinali Farsça olan bu beyitlerde, asıl yurdu olan kamışlıktan kesilen ney, kadın -erkek duyan herkesi ağlatan feryadının vatanından ayrı düşmenin acısından kaynaklandığını ve vatanından ayrı düşen herkesin tekrar ona kavuşma anını aradığını söyler. Ben kavuşmak için duyduğum iştiyakı, derdimi, ancak ayrılık acısıyla parça parça olmuş kalplere anlatabilirim, der.

Evet, Mevlana aslında neyin dilinden insanın derdini, ayrılık acısını ifade etmiştir. İnsan da aslında Yaradanın "Ben ona ruhumdan üfledim." (Sa’d,72) sırrına mazhariyetle eşrefi mahlukat (yaratılmışların en şereflisi ) olmuş; Ona bu yakınlığı veren Rabbinin hikmeti ile imtihan için dünyaya gönderilmiş ve asıl yurdundan ayrı düşmüştür. Şüphesiz ki, O’ndan gelen yine O’na dönerek yolculuğunu tamamlayacaktır.

Allah-u Teala dünyaya gönderdiği insanoğluna elçileri aracılığıyla "Kullarım beni sorarlarsa ben onlara çok yakınım"(Bakara, 186) diye bildirmiştir. Peki bu yakınlığı fark edip ayrılık acımızı teselli edecek olan nedir?

Duadır ve duanın zirvesi olan namazdır.

"Dikkat edin kalpler ancak Allah’ı anmak sayesinde tatmin olur."(Ra’d,28) buyuran Rabbimizin bize hediyesidir aslında beş vakit namaz... Değerini bilenler, hakkını verenler için bir vuslattır (kavuşmadır) aslında beş vakit namaz… Biz fark etsek de fark etmesek de ruhumuzun ihtiyacı olan  “Yaradanımızın yakınlığını hissetmenin” zamanıdır, mekanıdır beş vakit namaz… Sevgili Peygamberimizin kulun Allah’a en yakın olduğunu bildirdiği secde, demek ki ruhumuzun aradığını bulduğu andır.

Ve namaz bizim için ne kadar vazgeçilmez, ertelenemez, yeri başka bir şeyle doldurulamaz bir ruhi ihtiyaçtır ki, Rabbimiz bize arınma vesilesi kıldığı diğer ibadetlere kıyasla bu ibadetin yerine getirilmesi için herhangi bir yeterlilik kıstası koymamıştır. Zekat ve kurban için olduğu gibi zenginlik, hac ve oruç için olduğu gibi sağlık, güç yetirebilme şartları yoktur. Her mükellef müslüman beş vakit namazını dosdoğru kılmalıdır. Ne fakirlik, ne hastalık, ne yolculuk, ne savaş, ne susuzluk namazı eda etmemek için bir mazeret olarak kabul edilmiştir. Aklınız başınızda, şuurunuz yerinde olduğu sürece Rabbiniz sizi huzuruna durmuş görmek istiyor. İster fakir ol, ister zengin; ister yolcu ol, ister evinde ol; suyun yoksa teyemmüm (toprak cinsi bir şey ile abdest) al; ister sağlıklı ol, ister hasta ol; ayakta duracak mecalin yoksa otur, oturmaya gücün yetmiyorsa yattığın yerden huzuruma dur; gönderdiğim elçinin size öğrettiği gibi namazını kıl, buyuruyor Rabbimiz!

Şu halde hangi mazeretimiz bizi bu ısrarlı davete icabet etmekten alıkoyabilir? Ya da hangi mazeretimizi bahane edebiliriz? Sen mazeret beyan ettikçe Yaradan sana kolaylaştırmış, terketmene veya ertelemene izin vermemiş. Bu durum gerçekten üzerinde durulmaya ve düşünülmeye değerdir. Çünkü Allah ihtiyaçtan uzaktır, münezzehtir. Bu ısrar kulun namaza olan ihtiyacını vurgular.

Bu konuda bir bilgisizliğe, bir ihmale düşüp de kulu kendisine yazık etmesin, pişmanlığın fayda vermeyeceği gün gelmeden önce hazırlığını yapsın diye elçisiyle uyarmıştır bizi Yaradan: "Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapan gerçekten büyük bir hüsrana uğrayacak olanın ta kendisidir." (Münafikun, 9)

Sevgili Peygamberimiz ne zaman bir üzüntüsü, bir derdi, bir sıkıntısı olsa teselliyi namazda, secdede bulmuştur. Bu sebeple "gözümün nuru" demiştir, namaz için. "Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin." (Bakara, 153) buyrularak yol gösterilmiştir, kitabımız Kur’an-ı Kerim’de.

Belki şimdiye kadar İslam’ın beş şartından biri ve günde beş kez yapılması gereken bir ibadet olduğunu bilsek de namazı hayatımızın bir parçası kılmakta ihmallerimiz, bilgisizliğimiz, irade eksikliğimiz olmuş olabilir. Yarın ahirette ilk hesaba çekileceğimiz hususun namaz olduğunu dikkate alırsak zararın neresinden dönsek kardır.

"Sonra arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, nefislerinin arzularına uydular…"(Meryem,59) şeklinde ifade edilip sonra da acıklı durumlarına işaret edilen bir topluma dönüşmemek için namazımızı kılarak Allah’a kulluk ve verdiği bunca nimete şükür borcumuzu yerine getirmek ve günde beş kere kendimize dünyada yolcu olduğumuzu asıl yurdumuzun ahiret olduğunu hatırlatmak durumundayız. Yine her türlü ihtiyaç ve eğitimleri için türlü fedakarlıklara katlandığımız evlatlarımızın manevi ihtiyaçlarını da ihmal etmeyerek onların namaz eğitiminin bizim sorumluluğumuzda olduğunu unutmamamız gerekiyor. Tam da bu nokta da Hz. İbrahim’in duasını hatırlamamak mümkün mü ; "Allahım beni ve soyumdan gelenlerini namazını dosdoğru kılanlardan eyle”. Amin…

Her ezanda müezzinin semaya yayılan "Hayya alas-Salah,hayya alel-Felah/Haydi namaza,haydi kurtuluşa" nidası Rabbimizin bizi huzuruna davetidir, davetin süresi diğer ezanla sınırlıdır, diğer ezan yeni bir davete nidadır. Peki bu davete uymadığımızda nasıl bir cevap vermiş oluyoruz davet sahibine;

  -Şimdi çok işim var, vaktim yok gelemem.

  -Şu an çok eğlenceli/önemli bir şey yapıyorum bırakamam.

  -Şu an canım istemiyor, uykum var.

  -Çok yorgunum sonra gelsem.

  -Ben de mi davetliyim bilmiyordum.

  -Ben sadece Cuma günleri gelmemin yeterli olduğunu düşünüyordum.

  -Bizim evde sadece dedemle ninem namaz kılardı onun için ben bu davetin sadece yaşlılara mahsus olduğunu zannediyordum.

   -………………………………………..

Ben bu kadarla yetineyim bu davete verilebilen cevaplarla ilgili ve şunu söyleyeyim son söz olarak değerli kardeşlerim!

"Allahu Ekber" (En büyük Allah’tır) diyen bir mü’mine bu davet karşısında "Lebbeyk"(Buyur Allahım, geldim) demek yakışır.

Sevgili Peygamberimizin duası duamızdır :"Allahım seni anmamız, sana şükretmemiz ve sana güzel kulluk edebilmemiz için bize yardım et!" Amin.... 

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...