Ayşe Nur Kapusuz

Attar’ın Kuşları Beyrut’ta

Bu yazımda sizlere bir sergi münasebetiyle üç günlük bir ziyaret için gittiğim Beyrut’la ilgili izlenimlerimi aktarmak istiyorum.

Oldukça küçük bir yüzölçümü olan Lübnan farklı din ve mezhep mensuplarının bir arada yaşadığı sosyal durumu ve çok kültürlü yapısı itibarıyla Ortadoğu’nun farklı bir ülkesi. Elbette bu farklılığın getirdiği özellikleriyle tarihi serencamı da dikkat çekici. Adeta Ankara ölçeğinde bir alana dünya ölçeğinde bir sosyolojik yapı sıkıştırılmış gibi.

Ülkenin başkenti Beyrut’ta bu özelliklerin yansımalarını en yoğun şekilde görebilirsiniz. Sabah seher vaktinde önce minarelerden yükselen ezan sesini, arkasından da kilisede çalan çan sesini duyabilirsiniz.

Müslüman ve Hıristiyan halk, kendi içlerinde çok farklı mezheplere mensup; bu durum ülkenin yönetimine belli bir sistem ve paylaşımla yansıtılmış. Kanunlarına göre cumhurbaşkanının Katolik Hıristiyan Marunilerden, başbakanın Sünni Müslümanlardan, meclis başkanının ise Şiilerden olması gerekiyor. Ülkenin baş müftüsü ise başbakanı görevden alma yetkisine sahip.

1990’lardaki malum iç savaşın tahribatı en çok şehrin merkezini etkilediği için mimari burada yenilenmiş. Ancak bilinçli bir şekilde üzerindeki savaşın izlerine ve tahribatına dokunulmamış olan binalar da bir ibret vesikası olarak bırakılmış.

Ülke kendi elektriğini üretemediği için her gün yaşanan beş altı saatlik kesintiler pek çok kurum, iş yeri ve ev için jeneratörleri zorunlu hale getirmiş. İnsanın temel ihtiyacı olan barınma, yeme –içme, giyim ücretlerinin son derece yüksek olduğu şehirde hayat son derece pahalı. Ülke nüfusunu oluşturan Lübnanlının iki üç katının dünyanın muhtelif yerlerinde yerleştikleri ve senede bir iki kere kısa sürelerle de olsa memleketlerini ziyaret eden bu kişilerin ülkeye yaptığı yatırımlarla ekonominin kendini döndürdüğü ifade ediliyor.

Bu topraklarda Arapça, İngilizce ve Fransızca konuşuluyor. Eğitim dili olarak İngilizce seçilmiş. Eski Fransız sömürgesi olduğu için ülkede Fransızca konuşulmuş uzun zaman. Daha sonra Hıristiyanların Fransızca konuşmasına bir tepki olarak Sünni Müslümanlar İngilizce konuşmaya başlamışlar. Kendi ana dillerini ikinci sınıf ilan etmeleri bir hayli enteresan geldi bana. Tabi tercihleri böyle olmakla beraber herkes aslında Arapça konuşup anlayabiliyor. Şiiler ise Arapça’yı öncelikli tercihleri olarak benimsemişler. Çok daha enteresan olan ise Ermenilerin Türkçe de konuşmaları, dükkanlarının önünde oturup Türkçe argolarla tavla oynamaları ve şehirdeki pastırma sucuk geleneğini onların sürdürmesi.

Genelde yerleşim yerleri etnik ve mezhebi farklılıklara göre ayrışım göstermekle beraber bazen aynı bölgeyi paylaşan farklı gruplar da var. Filistinli göçmenler hala meşhur Şatilla kampında ikamete devam ediyorlarmış. Bu kampın zor, insaniyetten uzak şartları ve fakirliğin burada yaşayanları suça iten bir unsur olduğunu öğrendik.

Bir arada yaşamak durumunda olan fakat farklı inanç ve kabulleri olan bir toplum olarak et kesimi ile ilgili geliştirdikleri çözüm ise bir hayli pratik. Şehirde kasaplık yapma ruhsatı sadece Sünni Müslümanlara verilmiş, mezbahalarda onlar çalışıyor. Böylece kasaptan et alırken kimsenin kafası karışmıyor. İç içe yaşayan bu farklı inanç kesimleri arasında evliliklerin olup olmadığını sorduğumda Hıristiyan ve Müslümanların ülke içinde evlenemediklerini çünkü evliliklerin ya kilisede yada camide gerçekleştiğini öğrendim. Böyle durumlarda yurt dışında nikahlanma yolu çözüm oluyormuş.

 Osmanlı bakiyesi bu topraklarda ecdadımıza ait yapıları da görebilirsiniz. Bu yapılardan birinde Lübnan’ın damak tadımızın yadırgamadığı yöresel lezzetlerini ve meşhur kebse kebabını tatmanız da mümkün olabilir. Şehrin meydanında şehitler anısına dikilen bir anıtın karşısında ve bir kiliseyle yan yana olan Muhammed Emin Camii eski başbakanları Refik el-Hariri tarafından Osmanlı mimarisi dikkate alınarak yaptırılmış. Mavi kubbesiyle dikkati çeken caminin içi Kütahya’dan gelen çinilerle tezyin edilmiş.

İlgimi çeken bir bilgi de şu oldu; Abdülhak Hamit’in meşhur makber şiirine konu olan kabir de meğer Beyrut’ta imiş. Ünlü şair hanımı hastalanınca tedavi için İstanbul’a götürmek üzere yola çıkmış. Ancak Beyrut’a geldiklerinde eşinin hastalığı artınca burada kalmak zorunluluğu oluşmuş ve eşi burada vefat etmiş. Büyük bir sevgi ile bağlı olduğu eşinin kabrinden kırk gün boyunca ayrılmayan şairin üzüntüsünü mısralara dökmesi ile makber şiiri ortaya çıkmış. Eşinin naşını Beyrut topraklarında bırakıp İstanbul’a dönmüş nihayetinde. Ancak kabir taşlarındaki bazı hasarlardan dolayı bugün o makberin hangisi olduğu bilinemiyor.

Şehrin kadim yerleşim alanı Biblos’un, Fenikelilerden bu yana denizin kıyısındaki mamur yapısını koruduğu görülüyor. Kalesinin surlarından ayakta kalan bölümleri, şehrin canlılığını muhafaza eden tek tarihi çarşısını ve Lübnan’a özel mamulleri ve meraklıları için üzerlerinde milyonlarca yıllık balık fosili bulunan taşları da burada bulabilirsiniz; köpek balığının dişinden yapılmış bir kolye ya da geyik ayağından yapılmış bir şişe açacağı satın almak isterseniz bu çarşıya uğramalısınız. Çarşının hemen aşağısında ise kilise ile Abdülmecid Camii’ni yan yana görürsünüz. Ayrıca mum heykellerle geçmişten günümüze şehrin tarihini anlatan bir müze sayesinde Beyrut’un ve insanının tarihin koridorundaki halden hale değişimini gözlemleme fırsatı yakalarsınız.

Dünyanın bilinen en büyük damla taş mağaralarından ikincisi de Beyrut’taki Jeita mağarası. İnsanı hayret makamına sokan bu mağarayı anlatmak mümkün değil görmek gerekiyor. Mağarada çeşitli şekil, duruş ve uzunlukta sarkıtlar mevcut. Sekiz metreyi aşan uzunluğu ile dünyanın şimdiye kadar bilinen en uzun sarkıtı da bu mağarada bulunuyor. Bir çoban tarafından keşfedilen mağaranın kapısına yokuş tırmanmak istemezseniz kısa bir teleferik yolculuğu ile de ulaşabilirsiniz. Mağaranın ziyaretçiler için gezilebilir hale gelmesini sağlayan alt yapı Japonlar tarafından hazırlanmış.

Şuf bölgesindeki Emir Fahreddin Sarayı ise hem sarayın yer aldığı başı dumanlı yüksek dağların güzel manzarası hem de sarayın mimarisi ve tezyinatı, ahşap oymacılığın en güzel örnekleri ile mutlaka görülmelidir. Sarayın bahçesi ve mahzeninde ise zemine yerleştirilmiş, duvarlara asılmış çok sayıda Roma dönemi mozaikleri bulunmaktadır. Dürzilerin yaşadığı bu bölgenin mimarisi tarihi yapılar olması yönünden dikkat çekiyor. Bildiğim kadarıyla  “şuf ” Arapçanın yerel lehçelerinde  “bak” anlamına gelir. Giderken bölgenin isminin bu manayla bir irtibatı olup olmadığını düşünmüştüm. Dağın yamacıdan yukarılara doğru tırmandıkça gördüm ki manzara bize şuf yani bak diyordu.

Tabi ki üç gün şehri tamamıyla gezmeye yetmedi. Fakat önemli yerleri görmek ve şehrin silueti hakkında fikir sahibi olmak mümkün oldu. Nihayet dönüş için bir suikast sonucu ölen eski başbakan Refik el-Hariri’nin ismini taşıyan havaalanına geldik.

Uçağımızla beyaz bulutların üzerinden, aşağıda yer yer görünen karlı dağları aşarken yükseklerden uçmasıyla meşhur Hüma kuşunu andım. Çünkü bu seyahate vesile olan Mantıku’t-Tayr (Kuşların Şarkısı) minyatür sergimizde kızım ismini taşıdığı için bu kuşu çalışmıştım. Yani aslına bakarsak beni Beyrut’a uçuran Hüma kuşuydu diyebilirim.

Farklı ülkelerde şu ana dek on beş şubesi açılmış olan ve Türk kültürünü tanıtma misyonu üzerine kurulan Yunus Emre Kültür Merkezi’nin Beyrut şubesinin daveti üzerine İstanbul’dan sonra ikincisi Beyrut’ta gerçekleşen sergimizde hem ortak kültürümüzün klasik bir eserini hem de minyatür sanatını tanıtma fırsatı bulduk. Nesillerin kültüründen kopmaksızın yetişmesinde sanatın köprü rolü üstlenmesi gerektiği anlayışından hareketle minyatürlerle anlatmaya çalıştığımız Mantıkuttayr, 13.yüzyılın İranlı bilge şairi Feridüddin Attar’ın kuşların dilinden hikmet içerikli kıssalarla tasavvufun girift konularını anlattığı bir eserdir. Hüdhüd kuşunun rehberliğinde efsanevi kuş Simurg’a varmak için yola çıkan bir çok kuşun yol boyunca karşılaştıkları zorlukların ve bu yolculuğu tamamlama başarısını gösteren otuz kuşun hikayesidir. Bu kuşlar kuş değildir aslında her biri farklı bir insan karakteridir. Onların şahsında insanın zaafları anlatılmıştır. Hüdhüd kuşu İslam tasavufundaki mürşidi, Simurg ise ilahi vuslatı simgeler. Kuşların aşmaları gereken yedi vadi ise tasavvuftaki nefsin yedi mertebesini simgeler. Eserin özü şudur: İnsan  hakikat öğretisinin doğrultusunda nefsiyle mücadele ederek onu arındırmayı başarırsa Hak ile vuslata erer. Tıpkı Halik-i Yezdan’ın yüce kitabında  buyurduğu gibi: “ O kitab ile Allah,rızasına uyanları,kurtuluş  ve esenlik yollarına yöneltir,izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru bir yola eriştirir.”(Maide,16)

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...