Boğaziçi’nin son dalyancısı Beykozlu Mustafa konuştu!

Boğaziçi’nin son dalyancısı Beykozlu Mustafa konuştu!

Beykozlu Mustafa Kılınç, 17. yüzyıldan günümüze gelen Dalyancılık mesleğinin son temsilcisi...

Kurşuni bulutların gökyüzünü sarıp sarmaladığı bir Beykoz sabahında mihmandarımız Rafet Şişmanoğlu ile buluşuyoruz.  Her daim Beykozlu olmakla övünen emekli banka müdürü Rafet Bey, bizi Boğaiziçi’nin son dalyancısı olmakta direnen Mustafa Kılınç’la görüştürecek. Sadece bölgede değil; İstanbul balıkçı erbabının ‘Dalyancı Mustafa’ olarak ünlediği Kılınç’la buluşmanın pek de öyle garantisi yok. Beykoz’dan Yalıköy yönüne uzanan dar yolda adımlarımızı sıklaştırıp yürürken, Mustafa Reis’in akrabası olan Rafet Bey ne olur ne olmaz kabilinden yine de temkinli konuşuyor;  “Mustafa bana cep telefonumu açmasam da siz kapıya vurmakta ısrarcı olun dedi”... Besbelli ki, dalyan mevsiminde Mustafa Reis ve ekibinin başını kaşıyacak vakti yok ama devrede hatırlı kişi var...  Bereket versin şansımız yâver gidiyor ve tecrübeli banka müdürünün kıvrak el darbeleriyle kapı kısa bir süre sonra sahnenin baş aktörü Mustafa Bey tarafından açılıyor.  Burası geniş bir meydana açılan bir iç avlu.  İçeride hummalı bir çalışma var.  Mustafa Bey’in ‘merametçiler’ dediği işçiler sökük ağları tamir ediyor. İşçiler derken söylemezsek olmaz, Mustafa Reis’in ekibi uzun zamandan bu yana Bartın’ın Çakraz ilçesinden gelen tecrübeli kişiler. Reis uzun yıllar onlarla çalışıyor.  Dedik ya, Mustafa Reis’in başını kaşıyacak vakti yok, hemen oracıkta bulunan bir masaya oturup bize ikram edilen demli çaylarımızdan aldığımız ilk yudumun ardından sohbete başlıyoruz. 

53 DALYANDAN KALA KALA SADECE 4 TANE KALDI...

Hemen belirtelim ki, Mustafa Reis, medyanın yabancısı değil. Şimdiye kadar birçok yerli ve yabancı gazeteciye verdiği röportajların yanısıra belgesellerde de adından çok sık söz ettirmiş bir isim.  Biz sormadan Mustafa Reis başlıyor anlatmaya:  “Dalyancılık dede mesleği.  17. Yüzyıldan günümüze kadar geliyor. 1924 senesinde İstanbul’da 53 tane dalyan vardı. Teknoloji ilerledikçe dalyancılık çileli, meşakkatli ve ağır geldi insanlara ve teker teker bırakıp gırgırcılığa yöneldiler. Dalyancılık azalınca bu kez diğer tekneler çoğaldı.  Geçmişte 53  dalyan varken 1960 senesinde  bu rakam 28’e düştü.  İstanbul boğazındaki dalyanlar 2000’de 8 tane vardı. Şimdi 4 tane kaldı. Şimdilerde Rumelifeneri, Poyrazköy, Beykoz ve Büyükada’da  kuruluyor.”

DALYANCILIK TEKNOLOJİ KALDIRMAYAN BİR MESLEK

Dalyancılığın zamana ve teknolojiye kafa tutan bir yanı olduğunu bu sohbette öğreniyoruz.  “Dalyancılık teknoloji kaldırmaz” diyerek bıçakla keser gibi bir tespit yapan Mustafa Reis, şöyle konuşuyor: “Dalyancılık teknoloji kaldırmaz. Eskiden neyse şimdi de aynıdır. 17. Yüzyılda neyse şimdi aynı. O zaman ağlar örme pamuk ağlardı. Bunlar bizim yaptığımız ağlar, naylon ağar. Eski Rumlar pamuk ağları elde örerlerdi, 2 metre eninde. Bunlar örülüyor, belli yerlerinden birbirine dikiliyor. Ağları havalandıracaksın, ıslak kalmayacak, güneşlenecek. Dalyanın bir şeyi değiştiyse ağı değişti.

BU İŞİN HEM “EN GENCİ” HEM DE SON TEMSİLCİSİ...

Dalyancı Mustafa kendisinden konuşmayı pek sevmese de meslekteki çelişkili konumundan söz etmeden edemiyor: “Bu işin en genci benim ama benim kadar dalyan kuran yok. Büyükçekmece, Marmara Ereğlisi, Bandırma, Fener’e, Beykoz, Marmaloz, Sarıyer, Filburnu gibi yerlere dalyan kurdum. Bir dalyanın nereye, nasıl, ne şekilde kurulacağını bilirim”. Dahası var. Reis diyor ki: “. Bir dalyanın nereye, nasıl, ne şekilde kurulacağını bilirim. Her yere dalyan kurulmaz. Tatlı suyun denize akım olan yerleri var mesela, onların belli yerlerine kurmak lazım. Bu dalyanı 15 metre geri kur, ileri kur balık tutamazsın.  Onun ölçüsünü bilmen lazım. Ben yeniyim mesela. Dalyanı geri aldım olmadı, ileri aldım tutamadım. Balığın bir güzergahı var, onu denk getirmen lazım. 15-20 metre oynadın mı olmaz. Denizin dibinde vadi var, o vadinin biz kenarındayız. Buradan balık Karadeniz’e çıkarken mutlaka dalyana girecek diye bir kayıt yok. Balık kıyıya gelirse, Onçeşmeler devamlı akması lazım. Kardeniz’e giderken bizim şansımız. Olur. 500-1000 geldi mi hepsini tutacaksın diye bir kaide yok, gün geliyor hiç balık almadığın oluyor. 

BALIK SİNYALİ EKOYU KABUL ETMİYOR, ÜRKÜYOR!

Dalyanın olmazsa olmazlarından gözcüleri hatırlatıyoruz Mustafa Reis’e.  Saatlerce güneşin altında dalyanı gözetleyen haliyle adeta  Ortaçağ kürek mahkûmlarını çağrıştıran bu emekçilerin yerine teknoloji kullanırsa olmaz mı diye soruyoruz. Reis, söyleşinin başında ‘dalyancılık teknolojiyi kaldırmaz’ sözünü anımsatarak devam ediyor: “Evet gözcü var dalyanda. Kendi aralarında 3-4 saatte bir  değişiyor. Biz “gözcü olmazsa ne olur?” dedik, radar koyalım dedik. Gel gör ki, balık sinyali, ekoyu kabul etmiyor. Düşük frekanslı koyduğun zaman o kadar sorun yok ama. Gırgırlar 10 bin volt vurunca balık kendini saklıyor. Gırgır hareketlidir, gürültü sesi vardır Bizde gürültü yoktur.”

BENİ BULMADAN KİMSE DALYAN KURAMAZ!

Mesleğe 1990’lı yıllarda dedesinin yanında başladığını söyleyen Kılınç’a Boğaziçi’nde yeni dalyan kurmak isteyenlerin çıkıp çıkmadığını sorduğumuzda hayli iddialı ve özgüvenli bir cevapla karşılaşıyoruz: “Bugün beni bulmadan kimse dalyan kuramaz. Dalyanı kurmak öyle kolay bir iş değil. Dalyanın bir yığın söylemediğin tecrübeleri var. Ben yanımda çalışana bile demem, bende saklı sırları var. Dalyancılık gırgır gibi değil. Bin tane gırgırcı getir bakalım dalyanı kurabilecek mi? Bugün Boğazda beni bulmadan kimse dalyan kuramaz. Dalyanı kurmak öyle kolay değil. Meşakkatli bir iştir çünkü...”

GÖZÜ GÖRMEYEN DEDENİN BİZE VERDİĞİ DERS

Dile kolay; birkaç yıl sonra dalyancılıkta 30 seneye ulaşacak olan Mustafa Kılınç, bu işle insan yaşı arasında; bir diğer ifadeyle tecrübenin ne kadar önemli olduğunu bizzat başından geçen olayı anlatarak altını çiziyor: “ Geçmiş zamanlar... Filburnu’na dalyan kuracağız.  Dedemle gittik oraya, büyük bir kaya var. Dedem “galiba buradan kuruluyor” dedi, tam bilmiyor çünkü. Dalyanı kurduk ama yanlış yere...  Günde 10 kasa 5 kasa gümüş tutuyoruz, alamıyoruz balığı. ‘Balık yok’ diyoruz.  Baktık olmuyor. Dedem Poyrazköy’de  eski dalyancı  Adem dayıdan bahsetti. O adam orada çok dalyancılık yapmış. “Git onu saat 11.00’de limandan al” dedi bana. Adem dayı tam saatinde gelmiş beni bekliyor. Yaşlı bir adam elinde değnek var. Bir gözü zor görüyor, oğlu takılıyor ona “bu görmüyor” diye.  Dalyana getirdim onu,  “Burası olmaz, sen burada balık tutamazsın, geriye kur” dedi.  “Şuradan şurası 28,5 kulaç olacak, 32 kulaç olursa balık tutamazsın “dedi. “Şurayı 26 kulaç yapacaksın, sakın 30 kulaç yapma tutamazsın” dedi.   Dedem “Adem dayı ne diyorsa onu yap” dedi ama serde gençlik var. İşimize gelmiyor, sök tekrar geri al, anamız ağlayacak. Velhasıl adamın dediği yere dalyanı getirdik, ağı koyduk 2 saat sonra her Allah’ın günü 80 kasa balık tuttuk. Adamdan Allah razı olsun.

BENDEN SONRA BU İŞİ KİM YAPAR BİLEMİYORUM

Mustafa Kılınç’a  ‘Boğaz’da direnen son dalyancı’ dememiz boşa değil.  Dalyanların statüsünü anlatan usta balıkçının ileriye dönük umutları pek iyimser olduğu söylenemez: “Bu benim mesleğim, başka yapacağım bir şey yok. Son dalyacı benim, benden sonra yapabilirse oğlum Fatih yapar.  Bundan sonra gırgırcılık yapmak istemem. Beykoz dalyanı hem İstanbul balıkçılığının hem de Beykoz’un tarihidir, tarihi simgesidir. Dalyan Beykoz’da Nisan 15’de kurulur Temmuz 15’de kalkar, bunun bu şekilde geleneksel olarak devam  etmesini istiyoruz. Tarihten bu yana geleneksel olarak bugüne geldi, gelecek nesillere aktarılmasını istiyoruz. Bu Beykoz’un sembolüdür. “ Söz madem tarihe geldi Mustafa Reis’e geçmişte kullanılan Dalyan terimlerinin bugün de mevcut olup olmadığını sorduğumuzda şu karşılığı alıyoruz: “Direkçiye kapakçı diyoruz. Her yerin bir ismi var. Kilindar var, kıyı kilindarı var. Her birinin deyimleri var. Kapakçılar devamlı kullanan bir sözdür. Daha birçok böyle isim var

DALYANCILIĞIN DAHA FAZLA DESTEKLENMESİ LAZIM

Mustafa Reis’e soracağımız daha bir çok  soru var ama onun zamanı kısıtlı. O bize nezaketten bir şey demese de durumun farkındayız. Son soruyu bizi karadan denize çıkarıp dalyan turu attırırken soruyoruz: “Hangi balıkları avlıyorsunuz, kazanç tatmin ediyor mu?” Reis bir dokun bin ah işit misali cevap veriyor: Eskiden orkinos, kılıç çıkardı, kolyos, uskurmu çıkardı. İstavrit bitti. Kalkan zaten girmez. İzmarit, menekşe izmariti hiç yok. Çaça, zargan, istavrit, lüfer, gümüş tutuyoruz. Lüfer, palamut azaldı, balık türleri azaldı. Biz balık sezonunun yasak olması ve fiyatların yükselmesinden kazanıyoruz. Bu da ne kadar gider bilinmez. Şimdi İmralı yasak, İzmit Körfezi yasak. Bunların yasak olmasıyla balık kendini koruyor, aslında bir bakıma iyi de oluyor. Bizde torik palamut tutmak yasak. Dalyancılığı bakanlığımızın daha fazla desteklemesi lazım. Herkes tutup dalyan balığı diye satıyor, kabak bizim başımıza patlıyor. Ben burada  17. Yüzyıldan bu yana gelen bir geleneği sürdürüyorum. Para kazanıp kazanmam çok önemli değil. Kârın yüzde 60’ını almam lazımken, yüzde 50’sini alıyorum. Benim çalışanlarım hepsi ortağım. Az tutarsan az parayla gidersin, çok tutarsan çok parayla tutarsın. İşçi bulmakta zorlanırsın, adam gelmiyor. Ben orada kazandığım parayı köyde çalışırım diyor.” Dalyan turunu tamamlayıp sahile çıkarken gökyüzündeki kurşuni bulutlar yerini adeta geliyorum diyen yağmurların kaş göz işaretine bırakıyor. Bardaktan boşanırcasına yağmur başladığında dalyanda hareketlik göze başlıyor,  balıkçılar var gücüyle ağa asılıyor... 

MALİYETİ ÇOK MASRAFLI BİR İŞ

İlkbahar aylarında Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan, sonbaharda Karadeniz’den Akdeniz’e inen balıklar için İstanbul Boğazı tek geçiş kanalıdır. Geçmişte balıkların göç mevsimleri göz önünde tutularak Boğaz’ın birçok yerinde dalyan kurulmuştur. Dalyanlar kuruldukları mevsimlere göre “yaz” ve “kış” olmak üzere ikiye ayrılır. Akıntı yönünden gelen balık dalyana girdiğinde kapılar kapanarak tutulur. Dalyanın kurulduğu alanan “dalyan tarlası”, balık içeri girdiği kapatılan giriş açıklığına “dalyan kapısı”, balığın girişini haber veren gözcüye “vardacı” veya “balık nöbetçisi”, balığın alındığı orta bölüme ise “dalyan avlusu” denir. Dalyancılık oldukça zahmetli ve masraflı bir iştir. Kurulması, idare edilmesi ve mevsim sonu sökülmesi oldukça ustalık ve emek ister.  

TAŞ DENİZE “CUM” DEYİNCE

Evliya Çelebi Beykoz dalyanlarını şöyle anlatır; “İskele önünde, beş altı kadar gemi direğini birbirine bağlayarak denize dikmişler. Direğin ta tepesinde, bir adam bekçi olarak oturur. Karadeniz’in dalgalarından kurtulan kılıç balığı bu limana girince, direğin tepesindeki adam elindeki taşı kılıç balıklarının ardından denize atar. Taş denize ‘cum’ diye düşünce, zavallı balıklar limana doğru ‘selâmettir’ diye kaçmaya başlarlar. Derhal denizin etrafını saran ağların ağzından içeri girerler. Gözcü ise direk başından ‘Alâ!’ diye bağırmaya başlar. Avcılar ise, balık ağının ağzını kapatıp, içeride kalan kılıç balıklarını mızrak ve tokmaklarla vurup avlarlar. Bu balıklar, taşıdıkları kılıca hiç davranmayan tembel balıklardır. Bir kulaç kadar uzun burun kılıcı ağın deliğine girince, kımıldamaya bile vakit bulamaz. Fakat eti sarımsaklı ve sirkeli tarator ile pişirilince, gayet nefis bir yemek olur. Bu dalyanın balığı, balık emini tarafından yetmiş yük akçeye satın alınır.”

MEHMET ŞİMŞEK
aksam.com.tr

Reklam

YORUMLAR...