Reklam
Ali Bilir

Aynı evin çocukları…

Doksan dört yıl önce bu zamanlarda Ege kıyılarını bir ayrılık hüznü sarmış.

Bu ayrılığın adı mübadeleydi. Diğer bir ifadeyle zorunlu göç.

Kimse kendi isteği ile düşmemişti yollara. 30 Ocak 1923 yılında imzalana Lozan Antlaşması gereği Türkiye’den Yunanistan’a bir milyon iki yüz bin civarında kişi göç etti. Yunanistan’dan ise 500 bin Müslüman nüfusu Türkiye’ye geldi.

Ne kadar süre yaşamışlardı ayrıldıkları topraklarda, ne kadar derin bağları vardı. Bilinebilir mi bunlar.

Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan anlaşmaya göre yapılan nüfus değişiminde insanlara sahip oldukları değerler karşılığında hayatlarını sürdürebileceği imkânlar sunulmuş.

Fakat sosyal ve psikolojik yönden yaşadıkları travmalar ise sadece mübadil durumunu yaşayan kişileri değil daha sonraki kuşaklara dahi nüfus etmiş durumda.

Kaynakları, araştırmaları, hatıratları, anıları, hikâyeleri, öyküleri, filmleri ve birçok kaynağı incelediğimizde ayrılığın verdiği travmayı görebiliyoruz. Evinden ayrılanlar sanki bir hafta sonra geri döneceklermiş gibi ayrılmışlar yurtlarından.

Bir gün dönmek hep bir umut olmuş onlara. Yıllar sonra yaşadıkları bu yerleri, evlerini, dostlarını, mezarlarını, komşularını görmek için geri döndüklerinde, evlerinde oturanları gördüğünde işte biz “aynı evin çocukları”yız duygusunu yaşamışlar. İşte burada, kaldığı yerden devam ettirilen hayatlar katmanı oluşmuş. Gelenler geldikleri yerin adıyla, gidenler ise gittikleri yerin adıyla günümüzde bile memleket tanımlaması yapmaya devam ediyor.

Günümüzde dahi, gerek Lozan mübadilleri ve gerekse zorunlu göç durumunu yaşamış olan insanlar aynı durum içerisindeler.

Aidiyet duygusu, kimlik kavramı bu insanların iç benliğini epeyce meşgul eden bir durum.

Yıllarca iç içe yaşamış komşuluk yapan Türkler ve Yunanlılar siyasi ve diplomasinin oluşturduğu soğuk savaş nedeniyle birbirine uzak kalmış. Fakat durum aslında böyle değil. Hem bizim ülkemizde hem de Yunanistan’da ve diğer Balkan Coğrafyasına gittiğinizde sanki kendi memleketinize gitmişsiniz gibi bir hissiyata kapılabileceğinizi söyleyebilirim. Bu iki millet aynı dili konuşmuyor olsa bile, yaşam biçimlerinde ki birçok ortak özellikleri sergiliyorlar.

Mübadele üzerine yazılmış sayısız şiirler, şarkılar, hikâyeler, anılar, bu ortak kültürü anlatıyor. Yaşamın her hali Anadolu ile aynı Balkan Coğrafyasında ve ülkemizde.

En önemli konulardan biri ise, siyasi soğuk savaş zaman zaman zuhur ediyor ve 94 yıl önceki travmatik durum tekrar tekrar pekişiyor aradan kuşaklar geçse de. Çünkü Mübadil, Göçmen, Sığınmacı kavramları her daim bu insanların çocuklarına, torunlarına nüfus etmiş durumda.

Nerelisin? Sorusunun cevabı bu çünkü.

Göçmenim, Mübadilim, Sığınmacıyım! Bu duyguyu yaşamayanlarla yaşayanlar arasında ruhsal yönden önemli bir fark olduğunu söylemek mümkün.

Devlet kimliği açısından değerlendirdiğimizde ise; Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte ülkemizde yaşayan azınlıkların gündemi epey meşgul ettiğini görüyoruz. 1920’li yıllarda yaklaşık iki buçuk milyon olan azınlıklar eğer mübadele olmasaydı bugün ülke nüfusumuzun yaklaşık on iki milyonunu oluşturuyor olacaktı. Tabi böyle bir durum karşısında günümüzde ne gibi sorunlar olurdu. Örneğin Türkiye tek millet güçlü bir ülke olduğunu söylemeyebilirdi. Ülke nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan bu nüfuz kendileri için ülkenin bir bölümünde bağımsızlıklarını dahi ilan etme eylemi içerisinde olabilirlerdi. Bu açıdan 94 yıl önce yapılan mübadele anlaşması ülke adına doğru bir uygulama olduğunu söylemek mümkündür. Tabi bunun doğru ya da yanlış yorumunu yapmıyoruz. Konuyu İnsanlık boyutuyla ele aldığımızda bağımsızlıklar için ve devlet için bedel ödemeden olmuyor.

Mübadil dostlarımızın 94. yılı anısına… İyi gelmişsiniz. İyi Balkanlarda da biz’ den birileri var…

Saygıyla ve dostça kalınız…

Reklam

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...