Reklam
Ayşe Nur Kapusuz

Lokmadan Lokmana

Mesnevi’sinde şöyle anlatıyor Mevlana Celalettin Rumi:“Ana karnındaki çocuğa birisi dese ki: Dışarıda pek güzel bir alem var, nice nimetler, dağlar, denizler, ovalar, bostanlar, bağlar, çayırlar, ışıldayan bir gökyüzü, güneş, ay ışığı, yüzlerce süha yıldızı... Bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte, bezenmekte, o alemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki, sen neden bu kapkaranlık yerde mihnetler içindesin? Bu daracık yerde kan ile beslenmektesin. Çocuk kendi haline bakıp bunları reddeder; bu elçilikten yüz çevirir, inkara düşer. İşte dünyadaki insanlar da buna benzer. Bir Hak dostu öbür alemden bahsetti mi, bu dünya kapkaranlık, dapdaracık bir kuyudur, bu kuyunun dışında hakiki bir alem var dedi mi, bu söz onların hiç birinin kulağına girmez; çünkü bu dünya tamahı, kuvvetli ve büyük bir perdedir. Hırs, kulağa bir şey duyurmaz. Garez gözü kapar; insana bir şey anlatmaz. Tamah o aleme ait sözleri ona duyurmaz

Mevlana bizi bu  meselin içinden geçirdikten sonra da  kulağımıza hikmeti fısıldayarak diyor ki;“İnsan göbek bağı kopup da kanla beslenmekten kesilince gıdası süt olur; sütten kesilince gıdası lokma olur;lokmadan da kesilince Lokman olur, hikmete ve hakikate acıkır gerçek sevgiliyi aramaya koyulur.”

 Aslında bir umman olan Lokmanlıktan  bir damlacığa  talip olsak  şairin şu mısraları bize mihmandar  olur mu?

“Kimseyi dil-teng-i âzâr etme, sultanlık budur
Kalb-i mürri tahtgâh eyle Süleyman’lık budur
Gerçi her bir derde vardır bir tabîb-i çâresâz
Nabz-gîr-i kalb-i mahzûn ol ki, lokman’lık budur
"

(Gönlü dertli, sıkıntılı kimseyi azarlayıp kırma sultanlık budur. Bir karıncanın kalbine kur tahtını Süleymanlık budur. Gerçi her dert için çare olacak bir tabip bulunabilir ama sen kalbi mahzun kişilere nasıl davranacağını bil, onlara deva ol ki Lokmanlık budur.)

Şair bize etrafındaki zayıf, dertli, gönlü kırık, muhtaç olanları gör, elini uzat diyor fakat biz hız çağındayız ya, koşuşturmaktan görülmesi gerekene durup bakacak vaktimiz yok. Görmeye değil görülmeye kabarmış olan iştahla vitrine çevrilmiş hayatlarımız. Taşmaktan dolmaya fırsatımız kalmamış; köpüklerin işgal ettiği yer sebebiyle bir türlü tam olarak dolamıyoruz. Tevazu ile bilinmeden bildirmeden yaralara merhem olmakla kendin de şifa bulacağın unutulmuş sanki.

Eskiden şöhret afet bilinirdi. Ancak artık sosyal medya sayesinde hepimiz afiyetle az çok tattık şöhret afetini. Sayılı günlerde sayılı saatlerle eğitim görüp sertifikalarını alan yaşam koçları yönetiyor bunalan hayatlarımızı artık. Eskiden insanlarımızın olgunlaşması, pişmesi, kavrulması ne kadar yavaş olurmuş, uzun süre dervişliğe devam eder, hakiki bir mürşidin dergahının kapısından eğri bir dal odun geçirmeden yıllar geçirirlermiş, hakiki bir ateşte yavaş yavaş pişer olgunluğun kıvamını, tadını, kokusunu yakalar da gene oldum demezlermiş, oldum demeyi öldüm demekle eş tutar, haddini bildirmeyi değil haddini bilmeyi yeğler, bunun için de kendi içlerine yolculuğa devam ederken başkalarına da mürşitlik, mihmandarlık, rehberlik yapmaya muvaffak olur ancak ne boylarınca sertifikalara ne raflar dolusu plaketlere ihtiyaçları olmazmış, payelerini ehil olanlar yine ehlinden alırmış, irfanı başkalarınca maruf olmak değil kendini bilmek olarak anlarlarmış.

İşte böyle bir çağda “Lokman”lığı anlamak da zor bir iş hakikaten. Lokman Hekim gelse derdimize çare bulur mu acaba diye düşünürken; lokmaya tamahtan geçerek Lokman olma niyetinin gönlümüze düşmesi duasıyla son sözümüz kendisine hikmet verilen Lokman (a.s)’ın dilinden dökülen şu hikmet damlası olsun:

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüm! Zira Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman,31/18)

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...