Reklam
’Beykoz bilmediğimiz yer mi’ demeyin!

’Beykoz bilmediğimiz yer mi’ demeyin!

“Beykoz bilmediğimiz yer mi” demeyin hemen. Otobüsüne binerken ben de öyle dedim ve çok kısa sürede kendimden özür diledim!

“Beykoz bilmediğimiz yer mi” demeyin hemen. Otobüsüne binerken ben de öyle dedim ve çok kısa sürede kendimden özür diledim! Aksi halde iki yanda sıralı çınar ağaçlarıyla insanı saran, aşırı Instagram’lık o yoldan veya adıyla bile sersemleten Bombalıdere’yi hiç bilmeyecektim. Tokatköy’den Ortaçeşme’ye, tarihi kasırdan yemyeşil çayıra detaylar burada...

Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyesi’nin önündeki ana durakta, ilk hareketlenen otobüse binmek üzere bekliyorum. Tabelaları tarıyor gözlerim. Bütün hatların numarası 15; yanına bazı harfler ekleniyor sadece. Benim şansıma düşen, düz 15. Yalnızca 15. Üstünde Üsküdar-Beykoz yazdığını görünce içimden “Bu mu yani!” diyorum. Ama ‘ilk otobüs’ bu işte.

Ama biner binmez ilk hayal kırıklığımı atlatıyorum. Son durağın adı bilmediğim yerden geliyor çünkü: Çifteçınarlar. Gidişte 44, dönüşte 42 duraklı, tek biletli (2.60 TL) bu hat kendi içinde güzel zaten; Boğaz’ın şahane manzarasını ve havasını soluyarak ilerliyoruz. Olta takımlarıyla binip inenler ne kadar da iyi hissettiriyor...

Son durakta inip hemen karşıdaki küçük bakkala giriyorum. Durduğum yerde tek çınar ağacı var. Peki nerede bu muhite adını veren çifte çınarlar? Dükkânda 18 yaşındaki Batuhan Aydın var. Sola dönüp ilerleyince iki yanı çınarlarla kaplı bir yol göreceğimi söyleyince yürümeye başlıyorum.

BEN BURAYI HANGİ DİZİDE GÖRMÜŞTÜM?

Yolun sol tarafı yeşil, boş bir arazi. Sağda ise küçük bir set üstünde tek tük evler var. Hemen ikinci evin beyaz duvarında büyük bir konut firmasının tabelasını görüyorum. Gelmişler! Ben ona bakarken bir teyze beliriyor kapının önünde. Yanına gidiyorum hemen, “Satmışsınız evi” diyorum. Kamer Ceylan, yaşını bilmiyor ama 90’a yakın, belki onun da üstünde. Kaç yıldır burada oturduğunu hatırlamıyor ama “Menderes asıldığında buradaydık biz, bildin mi Menderes’i?” deyiveriyor. Beraber oturduğu oğlu vermiş evi, muhabbete gittiği komşularınınkini de almış aynı firma. Kamer teyze de, komşuları da Sivas, Suşehri’nden gelmişler. Biraz sohbet edip yola revan oluyorum.

Ve iki yanı çınarlarla kaplı o kısa ama muhteşem yol beliriyor! Başında, az ilerideki Türk-Alman Üniversitesi’nin arazisine girdiğimizi belirten bir tabela var. Burayı daha önce çeşitli dizilerde gördüğüme eminim. Biri Karadayı olabilir mi mesela?

Sahne hatırlamaya çalışarak yürürken, iki bisikletli genç kız geçiyor yanımdan. 18 yaşındaki Şeyma ve 22 yaşındaki ablası Tuğba Küçükgüler, doğma büyüme buralılar ve sık sık bu yolda pedal basıyorlar. İki kız daha giriyor yola o sırada, hem sohbet ediyor hem de kenardaki çalılıktan böğürtlen topluyorlar; bana da veriyorlar tadımlık. Yolun tadını çıkardıktan sonra tekrar otobüsten indiğim noktaya yürüyorum çünkü orada gördüğüm bir tabela, beni benden aldı: Bombalıdere!

Bombalıdere ve bağlı olduğu Tokatköy, yürüyerek gitmek için biraz uzak. Minibüslerin geçtiği yere ilerliyorum. İki kadın sohbet ediyor minibüste. Biri “Bombalı’ya taşındım” deyince evin fiyatı soruluyor. “750 TL” diyor kadın: “Ben aslında Yalıköy tarafında oturmak istiyordum da 1000 TL’nin altında kiralık ev bulamadık.” Dinleyen, “Pahalı tutmuşsun” diyor, “750, Bombalı’ya çok!”

BOMBALIDERE ADI NEREDEN GELİYOR?

Minibüsün son durağı Bombalıdere’de, küçücük bir meydanda iniyoruz. Yemyeşil, minik, Karadeniz köyü havası taşıyan bir yer burası. Merkez, Tokatköy. Beykoz İmam Hatip Ortaokulu da orada. Rivayete göre  Fatih Sultan Mehmet, Tokat Kalesi’nin alındığını öğrenince “Burası da Tokatköy olsun” demiş, adı oradan.

Peki Bombalıdere’nin adı? Mahalleliye soruyorum hep ama bilen yok. Cevabı Tokatköy Muhtarı Galip Bekaroğlu’ndan alıyorum. Evlerin kurulduğu yeşil alanların da üstündeki tepelerde askeri tesisler varmış eskiden. Bir gün orada bir bomba patladıktan sonra, bu ismin konduğu sanılıyor.

Tatlı evler, dere kenarındaki tellere serili kilimler, miskin köpekler, yeşil tepelerle akan yol ağzında, bastonuna dayanmış bir teyze var. Öylece duruyor. Yanaşıp ne beklediğini soruyorum. “Postacıyı” diyor. İsmi Emine Zengin, o da yaşını bilmiyor. “Postacı eve gelmiyor mu?” diyorum, karşıdaki merdivenleri gösterip “Şimdi iner ordan” diyor. Biz konuşurken postacı iniyor ama Emine Teyze’ye uğramadan yürüyor. Sesleniyorum arkasından: “Emine Teyze’ye posta var mı?” Postacı bir anda isyan ediyor: “Ben ona dedim, sen her gün bekleme, sorma diye. Daha onun gelmesi altı-yedi ay sürer. Ben evrakçıyım, benden gelmez zaten o. Tapuyu bekliyorsun değil mi sen?” Başını salladıktan sonra aldığı olumsuz cevabın yüküyle yürümeye başlıyor Emine Teyze. İşte buraların bitmez derdi; Orman içine yıllar önce yapılmış evler, orada başlayan/süren/biten yaşamlar, tapu sözleri, hayaller, hayatlar...

KASRIN BAHÇESİNDE SALTANAT

 

Tekrar minibüse binip buraların merkezi Ortaçeşme’ye gidiyorum. Aklımda Beykoz ‘Mecidiye’ Kasrı var. Kasım 2016’da müze olarak ziyarete açılan kasır, öncesinde Beykoz Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ymiş. 1854’te tamamlanan bir av köşkü burası. Meşhur mimarlar Nigoğos ve Sarkis Balyan imzasını taşıyan ihtişamlı binanın bahçesinde Boğaz’a bakıyorum. Aşağıda tekneler demirlemiş, denize atlama sesleri duyuluyor. Kasrın tarihini anlatan broşürde, burayı sık kullanan Sultan Abdülaziz’in aşağıdaki Beykoz Çayırı’nda güreş müsabakaları düzenlettiği yazılı. Peki şimdi neler oluyor orada? Koskoca, yemyeşil bir alan. Artık nadir gördüklerimizden. Ben bayılarak baksam da eski Beykozlular “Bu gördüğün çayır değil ki! Bunun kaç katıydı burası” diyor. “Hiç yoktan iyidir” deyip geçmeli mi, her gün biraz daha azalmamıza bir kez daha hayıflanmalı mı? Biraz yorulunca çayır daha da tatlı geliyor. Aklımda sorular, yeşilliğe yayılıp tatile çıkmış gibi yapıyorum.

Haber: Begüm Soydemir / Hürriyet

Fotoğraf: Hüseyin Alsancak

Reklam

YORUMLAR...