Reklam
Reklam
Sueda Muradoğlu

Herkes ayrılıktan bahsetti bense vuslattan

17 Aralık 1207 yılında bugünkü Afganistan, o dönemde İran topraklarının içinde kalan Horasan eyaletinin Belh şehrinde dünyaya gelir Mevlâna. 4 yaşında babasından felsefe, din, filoloji dersleri almaya başlar. 1214 yılında Bağdat’a, 1218 yılında ise Konya’ya göç ederler. Batıda Anadolu Selçuklu topraklarına Rum diyarı denildiği için Rumî diye anılmaya başladı adı. Öğrencileri ve cemaati ise ona olan sevgilerinden ötürü Efendi anlamına gelen Mevlâna lakâbını verirler. 

Mevlâna Muhammed Celaleddin Rumî...

Türk dilinin konuşulduğu her yerde kısaca Mevlâna.

İlim yolunda harcanmış bir ömür. Allah yoluna adanmış bir ömür. İlerleyen yaşlarında yüzlerce talebesi, müridi, seveni oldu. Onun ilim meclislerinden yararlanabilmek için uzak diyarlardan insanlar yollara düştü. Namı kendini aştı. Sohbetlerle, kitaplarla, ilim irfanla geçti yıllar. Hiç şaşmadı klasik "dini bütün insanın yapması gerekenler" çizgisinden. Ta ki, Şems gelene kadar... 

Kayıplar yaşadı; annesini babasını kaybetti. Evlendi. Çocukları oldu. Onlarda imtihan sebebi oldu. 

Ömrünün son çeyreğinde gerçek imtihanı ile tanıştı; Tebrizli Şems ile. 

Tebrizli Şems, Şems-i Tebrizi, Tebriz’in Güneşi..  Gerçekten de güneş gibi yaktı geçti ömrünü...

Hakk’a duyulmuş gerçek Aşk’ı her çeşit imtihanla kutsamış kişidir Mevlâna. Çağlar ötesine uzanmıştır ve uzanacaktır. Zannedildiği ve dahî çarpıtıldığı üzre "benim kalbim temiz" safsatalarından oluşmamıştır onun din anlayışı, yaşayışı... ibadetsiz, zikirsiz, Allah’ı anmadığı tek vakit geçmemiştir ömründe. 

"Gel ne olursan ol yine gel" derken, daveti dergâhına değil Hakk’aydı elbette. Son Hak dini anlatabilmek ümidiyle çağırdı herkesi yanına yöresine. 

...

Allah gün geldi şanla şöhretle imtihan etti onu, eteği çok mürid gördü. Gün geldi Aşk’a düşürdü; yaktı da imtihan etti. Vefasıyla, onuruyla, nefsiyle ve dahi en derin acılarla imtihan edildi. 

Bir gün avluda babasının el yazması kitaplarını kuyudaki suya teker teker attığını gördü Şems’in. Deliye döndü, başladı feryada ağlamaya; hatıralarım diyerek... Uzattı elini birer birer çıkardı kuyudan kitapları Şems. Hepsi kupkuruydu! "Sen bunlarla oyalanmaya devam et o zaman" dedi Şems. O gün anladı Mevlâna; onlar bile aslında pek de değerli değildi...

Gün geldi meyhaneye gönderdi Mevlâna’yı Şems. Şaraptan kırmızı suretiyle şarap satın aldı Mevlâna. Elbette içmeyecekti Şems. Ama herkes hocayı içer zannedecekti... " zan edecekti!" Ne mukaddes bir dersti; zan etmek...

Gün geldi astı askıyı sırtına ciğer sattırdı Mevlâna’ya... Sırmalı kaftan taşıyan sırta ne ağır geldi ciğer askısı... İşte o gün ölümcül yarayı aldı nefsi! 

Dünyada kaybı da yaşadı, kaybedip tekrar bulmayı da. Kavuştuktan sonra canından parça eliylr ebedi ayrılığı da gördü. Kendi oğluydu! Aşk’ının başını kesip bahçesindeki kuyuya atan! Evladı en büyük imtihanının sebebi oldu... Yandı, yandı, yandı...

Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan, dedi Mevlâna. Biliyordu çünkü bu ayrılıklar ancak ölümle biterdi. 

Ömrün bir rüya, ölümün ise uyanış olduğunu gerçek anlamda yaşayan ender insanlardan biridir Mevlâna. Bundandır uyanışının kutlanmasını istedi. "Ölüm gecem düğün gecemdir" dedi. Hasreti böylece bitirdi. O güne dek ölenlerin ayrıldığını söyleyip kederlenenlerin kederlerini yerle bir edercesine "ölenler kavuşur" dedi... İşte bundandır O hep vuslattan bahsetti.

Bir ömür şeriat üzere yaşadı. Şeriatı korku kalıplarından çıkarıp yumuşacık kalbiyle Aşk’a sardı sarmaladı. İzinden gidecekler için Hak yolun Aşk kandillerini bir daha sönmemek üzere yaktı... Bundandır hiç bir devirde Aşk’ın yolunu tutanlar karanlıkta kalmadı...

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...