Reklam
Külünk, 12 Eylül davasına neden müdahil oldu!

Külünk, 12 Eylül davasına neden müdahil oldu!

AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk, 12 Eylül davasına neden müdahil olduğunu anlattı.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanacağı 12 Eylül davasına müdahil olan AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk o dönem yaşadıklarını anlattı.

NEDEN 12 EYLÜL DAVASINA MÜDAHİLİM?

12 Eylül sabahı, saat yedi sularında rahmetli babam beni uykudan uyandırdı. Dedi ki “Metin kalk!” ben o gece siyaset yaptığımız partideki toplantıdan 01:00’da gelmiştim eve. Gözlerimi ovuşturarak açtığımda, siyah beyaz ekranda, bugün mahkeme önünde hesap vermek üzere hakkında dava açılmış ihtilalin görkemli 5 generalini gördüm. Bir gün önce onlarca insan, bu toprakların evladı, teröre kurban gidiyordu. 12 Eylül sabahı hiç bir şey olmamıştı. Yaşımız 20’lerdeydi ve bir gün tutuklandığımda ve gözaltına alındığımda şu cümleleri çok duydum, ki bizim siyaset geleneğimizde suça ve teröre bulaşmak asla yoktu ve hepte sokak eylemlerinin karşısında olmuş bir siyasetin sahipleriydik. Bana söylenen şuydu, sorguda, gözlerim bağlıyken; “Biz burada çok adamlar gördük, buraya melek girip canavar çıkarlar, çok insanlar gördük, bak biraz evvel şuradaki isim geldi üzerine şu kadar cinayeti yükledik ve gitti. Biz her suça bir suçlu buluruz, sana da yükleyecek bir şey buluruz merak etme,” cümlelerinin egemen olduğu, sağ ve sol ayırt etmeksizin istisnasız bu toprakların evlatlarına bu sistemin reva gördüğü zulmün zirve noktasıydı 12 Eylül işkencehaneleri. Tabi ki darbe kendi hukukunu işletmişti, darbenin hukukunda özgürlük yok, darbenin hukukunda demokrasi yok, darbenin hukukun da insan yoktu. Bir gece aldılar, suçum neydi? Anayasa’ya hayır demek. 12 Eylül Anayasasına hayır demek ve Anayasa’ya hayır demeyi bir kampanyaya dönüştürmek. Siyasi şube hücrelerinde yatarken bir gece vakti bir sakallı amca gördüm, sordum polislere “neden getirdiniz bunu” diye, cevap şuydu: Amca Sultanahmet Meydanında dolaşırken şunu söylemiş, “Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi'l-hayr,” Anayasa’ya da hayır dediği için hayır kampanyası yürütmekten o amcamız da gözaltına alınmıştı.

İşte 12 Eylül'ün hukuku buydu. Tabii ki bugün yapmamız gereken şey şu, bugün 30 yıl öncesinin yanlışları ile hesaplaşmak son derece önemli ama asıl konuşulması gereken bugün Türkiye'nin gecikmişte olsa darbelerle hesaplaşabilecek demokratik olgunluğa, Türkiye demokrasisinin geldiği noktayı yaşıyor olmak çok daha önemli. Bugün artık Türkiye 27 Mayıs'ın, 12 Eylül'ün ve 28 Şubat'ın gölgelerinden kurtulmuş ileri demokrasi olma yolunda çok önemli adımları atmış bir Türkiye'yi konuşmak şüphesiz çok daha kıymetli. Dolayısı ile 12 Eylül işkence hanelerinden geçmiş bir insan olarak, orada ki işkence görmüş gerek ülkücü gerek sol gelenekten gelen gençlerin ızdıraplarına şahitlik etmiş bir insan olarak, bu toprakları seven, bu topraklarda bir daha asla darbe olmasın, bu ülke yeryüzünün en güçlü ülkelerinden birisi olsun mücadelesi veren insan olarak, bu dava müdahil olmayı kendime bir zorunluluk, bir vazife olarak gördüm. Annemin şu cümlesini hiç unutamıyorum. Polis bir gece yarısı eve geliyor, ben evde yokum. Annem, artık polisin evimize gelmesine o kadar aşina olmuş ki, en son şunu söylüyor: Daha yeni doğmuş, 5 aylık yeğenimi ümmi annem polislere gösteriyor: “Alın alın işte, bu benim yeni torunum, torunumu da size yetiştiriyorum, o torunum da bu ülke için mücadele edecek. Gücünüz bir gün yeterse onu da alırsınız,” dediği cümleleri unutmuyorum, unutmayacağımda.  Onlar, benim bu ülke ile ilgili mücadele hayatımın parametreleri. Bugün geldiğimiz noktayı da son derece önemsiyorum. Türkiye ileri demokrasi, darbelerle hesaplaşmada geldiği nokta 12 Eylül'de yaşadıklarımızdan çok daha önemli. Şüphesiz onlarca acıyı, Muhsin YAZICIOĞLU'nun Mamak zindanlarında yaşadıklarını unutmak mümkün değil. Ben sol gelenekten öyle insanlar tanıdım ki, 120 gün askı ve elektrik işkencesinin altında feryat ettirdiler. Nice insanlar, siyasi şubelerin hücrelerinde akıllarını kaybettiler. Bunlar bizim evlatlarımızdı. İster sağcı olsun ister solcu ister İslamcı gelenekten olsun. Bugün o zulmün sahipleri ile hukuk önünde legal bir şekilde bir şekilde hesaplaşabiliyor olmak bu ülkenin büyük mutluluğudur, kutlu olsun.

Türkiye son 10 yıldır her gün bir milat yaşıyor. İşte dört gün öncesi, Türkiye’de ezanın Türkçeleştirilmesi sonrası tekrar Demokrat Parti ile ezanın asli diline kavuşması nasıl bir milat ise bugün, geçtiğimiz hafta TBMM’de “Kur’an-ı Kerim ve Hazreti Peygamberimizin Hayatı”nın seçmeli ders olarak okutulması, ezanın asli kimliğine dönüştürülmesi kadar milat bir karardı. Bu milletin iradesiydi. Milletin iradesi tecelli etti mi, o gün milat oldu. Bugün de Türkiye, 27 Mayıs'ın hukuku ile 12 Eylül'ün hukuku ile 28 Şubat'ın hukuku ile olmayan hukukları ile hesaplaşıyor. Demokrasinin sınırları içersinde hesaplaşıyor olması da Türkiye'nin ileri demokrasi konusunda yeni bir miladıdır. Dolayısı ile Türkiye 10 yıldır her gün yeni milat ile buluşuyor. Her gün yeni bir milada uyanıyoruz ve biliyorum ki daha çok yapacak işimiz var. Çünkü biz bu coğrafyanın, demokrasi, hukuk, özgürlükler ve zenginleşme yolundaki mücadelesinin Rönesans’ıyız. Bugün, AK Parti hareketi ile bu coğrafya gecikmiş Rönesans'ını yaşamaktadır. O nedenle bugün de bir milattır. Bu Rönesans'ın darbelerle hesaplaşma, demokrasinin sınırları içersinde hukukun sınırları içerisinde darbelerle hesaplaşma yolunda bir miladıdır.

Bir kere mahkemeye gelsinler ya da gelmesinler, sembol olarak bu ülkede bundan sonra darbe yapmak niyetinde olan, öyle bir niyeti kendi dünyasında barındırmak isteyen herkese mesajdır. 28 Şubat’ın “1000 yıl sürecek” diyen, görkemli generalleri nerede? Millet burada ama onlar yoklar. Milletimiz bu tarihte hep hayırla anılacaktır. Bu ülkede hukuku yok sayan, demokrasiyi yok sayan, bu milletin gözü içine baka baka millete tepeden bakan ve bu uğurda milleti yok sayan anlayışların darbeci tavırları tarihte hak ettikleri yeri bulmuştur, bulmaya da devam edecektir. Bugün 12 Eylül, yarın 28 Şubat'ın mağrurları, millete tepeden bakanlar da inanıyorum ki hukuk önünde bir gün mutlaka hesap vereceklerdir.

Biz bu ülkeye inanmış insanlarız. Mücadelemizden vazgeçmek bizim asla karakterimiz değildir, olmadı ve olamayacaktır da. Biz bu topraklara inanıyoruz. Bizim bu coğrafya sorumluluğumuz var. İnsanlık sorumluluğumuz var. Dolayısı ile bizim gördüğümüz işkenceler cezaevinde kaldığımız süreler bizim için ancak “Medrese-i Yusufiye” neyi ifade ediyor ise, Yusuf’un kuyuda beklemesi neyi ifade ediyorsa, onu ifade etmektedir. Yaşadığım işkencelerden dolayı ben hiç pişman değilim. Cezaevinde kaldığım süre içerisindeki hiç bir günden pişman değilim. Bir daha aynı yaşlara geleyim yine bu ülke için yine bu millet için mücadeleye devam ederim. Bizim mücadele anlayışımız bunu gerektiriyor.

Reklam

YORUMLAR...