Reklam
Gonca Jale Peker

Sahi neydi?

Sahi, neydi sevgi? Nerelerde kaldı? Kayıp mı ettik yoksa terk mi? 50’li yıllardaki siyah-beyaz İstanbul’un asaletinde miydi yoksa 70’li yılların samimiyetinde mi?

Dönemin kült filmi ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’da ki o meşhur repliklerde ve sahnelerde mi bıraktık… Asya’nın İlyas’tan utana sıkıla kaçarak uzaklaştığı o sahnede mi… ya da adım adım birbirlerine doğru yürürken sadece gözlerinin konuştuğu o bakışlarda mı... gülüşlerde mi… iç seslerinde mi… Cemşit’in Asya’ya uzanan elinde mi….

‘Aşk’ı anlatırken Asya; “Mutluluk neydi bilmezdim. O vardı bir zamanlar, onu sevmiştim. Sevgi o muydu? Mutluluk bu muydu? Coşkun akan bir dere, sonbahar rüzgarıyla ürperen yapraklar, cama vurup dağılan yağmur damlaları. Bir yürek çırpıntısı…” ‘Sevgiyi’ anlatırken de; “Sonunda coşkun dere durulur. Yapraklar kurur, dökülür. Yağmur diner, güneş çıkardı. Sevgi neydi? Sevgi, sahip çıkan; dost, sıcak insan eli, insan emeğiydi.

Ve akıllara kazınan o cümle dökülüverir;  “Sevgi iyilikti, sevgi emekti, sevgi dostluktu…”

Unuttuk mu aşkı, sevmeyi, sevginin ne olduğunu? Saflığı, iyi niyeti, samimiyeti? Dünya kirlenince bizde mi kirlendik? Aradığımız iyiliği, dostluğu, sevgiyi, samimiyeti unuttuk mu gerçekten? Düzen bir şeyleri dayatınca unutmak işimize mi geldi yoksa? Hayatın içinde karşılaştığımız her an, her tesadüf, her durum, her olay ve her varlık bize bir şeyleri unutturuyor aslında. İstemeden, bilmeden, farkına varmadan… Unutmaya çok da müsait değilmiyiz zaten?  Dünyayı sevgi ve iyilik kurtaracak diyoruz… Bunun için ne yapıyoruz? Ya da ne yapar gibi görünüyoruz? Yapmaya çalıştıklarımız ne kadar gerçek ve samimi? Kimi kötüyle karşılaştığında kötü olmayı tercih ederken, neyse ki kimi iyi olmayı seçiyor. Az da olsa iyi ki varlar… Peki, ya istemediklerimizi yaptığımız da ne kadar doğruyuz? Zoraki yaptığımız tercihlerle kurguladığımız hayatlarımız ne kadar gerçek ve samimi? Kaçımız sevdiği insanlarla birlikte ve sevdiği işlerle meşgul? İstediği gibi bir hayatı yaşayabilen kaç şanslı var yeryüzünde? Giyilen hayatları, biçilen rolleri oynayan, oynadıkça mutlu olduğunu sanan, sandıkça mutsuzluğu kat be kat artan kaç kişiyiz? 

Tüketim toplumu olduğumuzdan mı sevgiyi, hoşgörüyü tüketiyoruz? Belki de bu yüzden kutuplaşıyor, ayrışıyoruz. Başkalaştığımızın farkında mıyız? Ne filmlere ağlayabiliyoruz, ne şarkılara… Ne ‘Mihriban’ın üzerine türkü yazıldı, ne de ‘Sevmekten Kim Usanır’ lara rastlamadık yarım asırdır. Hislerimiz de takvim yaprakları gibi tel tel döküldü. ‘İntizar’ı naif bir beste yapan toplumdan, kaba saba bir toplum haline geldik. Canımın içini ‘cnm’,   hayırlı sabahlarınız olsunu  ‘slm’ olarak kısalttıkça  kısalttık,  kayboldu hislerimiz. Önce  konuşmayı ve tartışmayı unuttuk, sonra düşünmeyi. Hislerimizi gerçek hayatta yaşamak, paylaştıkça sevgiyi artırmak yerine sanal ortamda duygularını-hayatlarını paylaşmayı tercih eden bir toplum haline geldik. Her birimizin telefonlarında birden fazla sosyal medya uygulaması olmasına rağmen içimize kapandık içimize! Kınamalarımız, alkışlarımız hep sanal!

Belki de bu yüzden ‘sevgi’yi yitiriyor olabilir miyiz? Aşka, iyiliğe, sevgiye el verdikçe, emek verdikçe, gerçek olmaya çalıştıkça neden zorlanıyoruz ve bazen engelleniyoruz? Kaçımız kaç kişiye ‘seni seviyorum’ , ‘iyiki varsın’ diyebiliyor? Bu cümleleri kurmak neden zor geliyor! Zor olanı ve iyi olanı seçtikçe yolumuz neden uzuyor? Neden gerçeklerden kaçıyoruz? Bulunca neden kıymet bilmiyor, kaybedince değerini anlıyoruz?

Kaçmayın!

Madem; hayat kısa, kuşlar uçuyor... ve hayatı anlamlandırdığımız kadar varız, peki ya daha neyi bekliyoruz? 

[email protected]

YAZARIN DIGER YAZILARI

YORUMLAR...